ÖZGE ERSU EN GÜZEL GÖKYÜZÜ ALTINDAKİ GÜNLERİNİ ANLATTI

2.706 • 2 Mart 2017 • Haberler • 2.542 GÖRÜNTÜLEME

Bununla da yetinmeyip Arda Yüceyılmaz’ı, Kuşadası’ndaki meslektaşlarını, Türkiye’nin en keyifli butik eğitim kurumlarındaki hocaları, personeli ve ışık saçan, geleceğimizin umudu genç öğrenci kardeşlerini anlattı.

 24, 25, 26 Şubat 2017
Söke Priene Aydın

Onlarca sosyal medya platformu arasında, Instagram’ın mesaj bölümünde küçük cümleler bulmamla başladı her şey. Yıllardır yaptığım müzikal radyo belgeseli Laterna ve devamındaki Lateradio için dozunda ve hoş övgüler vardı. Ha, bir de kısa bir kullanıcı adı @ayucey.

Arasıra şarkılar hakkında ilginç yorumlar yapıyordu. İlgincin de ötesinde, bir an bu gezegende benden başka ‘şarkıların hikâyelerini seven’ birilerinin olabileceği ihtimalini sevdim.

Biraz araştırıp, @ayucey’in Adnan Menderes Üniversitesine bağlı Söke İşletme Fakültesinde, Kamu Yönetimi Bölümünde Öğretim Üyesi olduğunu öğrendim kendi web sayfasından. Hatta, benim şarkılarla anlattığım şehirleri akademik olarak biliyor, öğreniyor, öğretiyor ve anlatıyordu! Uzmanlık alanı idi yani…

Artık benim için @ayucey’in yanısıra, ‘Ali Arda Yücelyılmaz Hoca’ idi kendisi. Bendeki dede yadigârı Memduh’u kullan(a)madığım gibi, ‘Ali’sini de ben attım, oldu bana ‘Arda Yüceyılmaz Hoca.’

Arda ‘@ayücey’ Yüceyılmaz Hoca sanırım yoğunluğundan ya da anca fırsat buduğundan, genellikle 22:00 sonrası sosyal medya ile ilgilenebiliyordu. Ben de her gün olmasa da Instagram’ın mesaj kutusunda ara sıra Arda Yüceyılmaz’dan küçük yorumlar alıyor, hoş bir gülümseme eşliğinde okuyup, kısa yanıtlar veriyordum.

Benim asıl dikkatimi çeken üç önemli kısa meaj oldu.

Birisinde, aslında birincisinde Arda Yüceyılmaz, geçmiş zaman, belki biraz farklı kelimelerle, ‘Ah dostum, sen o yaptığın güzel Laterna programlarının, okullarda ders ve bitirme ödevi olarak okutulduğunu biliyor muyudun?’ gibi bir şey söyledi. Aman Allahım! Tatlı bir ürperti geldi içime. Evet, ben yaptığım programların ses dalgalarını havaya atıp, ‘İsteyen alsın’ diyordum ama, Arda Hoca bunu ders notu, ders sorusu, ders ödevi yapmıştı!

Benim tek bir kelimesi üzerinde kimi zaman dakikalarca düşünüp özendiğim, şarkılarla ve gri maddemin teri ile bezediğim işler, demek genç öğrenci kardeşlerimize bir ders, bir ödev, sonuçta bir ışık oluyordu ha? Ne güzel bir duygu idi bu… En kısa sürede bu sınav sorularını ve ders notlarını da gönderebileceğini söyledi. Merakla bekliyorum…

Daha sonra Arda Yüceyılmaz, bir cümle daha etti. ‘Biliyorum, yoğunluğunuz çok. Genelde Paris’ten Londra’ya, Dav Nandır’dan Patagonya’ya kadar gidiyorsunuz, Türkiye’de bile çok sık bulunmuyorsunuz, buralara yolunuz düşmez, değil mi?’ dedi ve devam etti: ‘Oysa burada sizleri, küçük de olsa bir umutla bekleyen bizler, bizlerden öte de pırıl pırıl öğrencilerimiz var.’

Aslında gerçekten, öyle ya, Lo Sencılıs nireydi, Aydın nire? Vietnam’daki Halong körfezi ne tarafa düşerdi, Söke nireye?

İçimden, ‘Yahu’ dedim. ‘Ben gezginim, seyyahım.İstediğim yere giderim! Neden gidemeyeyim ki?’

Son mesajında ise Arda Yüceyılmaz Hoca, ortak sevdiğimiz, genç yaşta bu dünyayı bırakıp giden bir müzisyenin hikayesini paylaşmıştı benimle… Georgia’daki evinden büyük şehre göçüp, Lombard Street önünde elini yumruk yapıp havaya kaldıran ve gökdelenlere doğru ‘Yeneceğim seni eyy San Francisco!’ diyen siyah müzisyen Otis ‘The Big O’ Redding’di bu genç çocuk.

Ama büyük şehir galip gelmişti. San Francisco’nun bir köy, bir köprü, bir tepe ötesinde, Sausalito’daki balıkçı limanı iskelesinde güneşin doğuşu ile ayaklarını sallandırıp, gelip geçen dalgaları sayıyordu bu çocuk…

‘Sittin’ in the morning sun,
I’ll be sittin’ when the evening comes.
Watching the ships roll in,
Then I watch them roll away again, yeah..’

Yirmi altı yaşında, evet, daha yirmi altı yaşında aramızdan ayrılan Otis Redding, bilmeden tam elli yıl, yarım asır sonra, müzik seven birbirinden habersiz dostları birleştiriyordu.

Arda Yüceyılmaz, son darbeyi yine bir Instagram mesajı ile vurdu. Otis Redding ve ölümünden, şarkılarından söz ediyor, hikâyesini benimle paylaşıyordu.

Ama artık bu kadarı da fazla idi! Şehirleri akademik olarak bilen, şarkıları ve hikâyelerini tanıyan, bunların ötesinde de Söke’de ışıl ışıl gençlere daha da ışık vermek için nefes almadan çalışan Arda Yüceyılmaz’ın ‘En Güzel Gökyüzü Altındaki En Güzel Yeryüzü’ diye tanımladığı yerlere gitme zamanı gelmişti.  ‘Her şeyin bir zamanı var’ derdi Ahit.

‘Gökkubbenin altında, her şeyin bir mevsimi ve zamanı var.
For everything there is a season, and a time for every matter under heaven.’

İşte tam o arada meslektaşım Mert Taner’in, Aydın Rehberler Odası Başkan Vekili Ozan Sayın ile kafa kafaya verip, beni yine genç rehberler ile yapacağım bir konferans ve eğitim çalışmasına davet etmesi işin tuzu biberi oldu. Ben de artık bir dakika bile düşünmedim ve hızlıca kararımı verdim. Yedi denize, iki yüz ülkeye elli bin gezgini otuz beş senedir götüren ben, uzaya geziye bile gözlerini dikmiş olan ben, bir Aydın · Kuşadası · Söke üçgenine mi giremeyecektim?

Girdim, değerli dostlarım.

Girdim ama, ‘henüz ve hâlâ’ çıkamadım. Etkisinden çıkamadım, orada gördüğüm içtenliğin sihrinden sıyrılamadım, Yüceyılmaz Hoca’nın bir de başıma açtığı Priene’nin büyüsünden uzaklaşamadım.

Kuşadası çalışmam sonrası, kendimi Söke yollarında buldum. Bu değerli öğretim üyesi dostum, tıpkı hepsi ayrı ayrı sağ olsunlar, Atro Aydın Turist Rehberli Odası’nın tüm yönetimi ve çalışanları gibi, elimi sıcak sudan soğuk suya sokmadı. Beni denizlerden, yollardan aşırttı.

Her tarafından görgü ve yaşanmışlık taşan antika bir araba ile, ayıptır söylemesi, otelime kadar geldi aldı beni… Valizimi kaptı taşıdı, çıkarttı indirdi. Yolda harika bir kahvaltı ettik o güzel gökyüzü altında.

Okula geldiğimde ise tüm Fakülte beni bekliyordu. Bölüm başkanımızdan öğrencilerimize, tek tek ne yazık ki isimlerini sayamadığım diğer değerli hocalarımdan teknik personele kadar… Sadece Kamu Yönetimi öğrencilerimiz değil, diğer bölümlerden de gelen genç kardeşlerimiz, öğretim üyeleri, hatta Aydın, Söke ve Kuşadası’ndan soluk soluğa yetişen can dostlarım.  Oturacak yer kalmamış, pencere kenarları bile dolmuştu.

Vay arkadaş! Bana küçük bir podyumun üstüne harika bir ‘Anneanne Koltuğu’ hazırlamışlardı! Belki oturur, orada konuşurum diye. Oturmadım, çünkü öğrenci kardeşlerimizin gözlerine ve yüreklerine dokunabilmek için onların arasında, yakınlarında olmalı, önlerinde arkalarında dolaşmalı idim. Ama olsun, uzun uzun oturmuş, harika rahat etmiş kadar oldum!

Antika ve çok sevdiğim sarı ışığı ile çocukluğumun abajuru bile vardı koltuğumun arkasında. Yerde de iki tane antika, kömürle çalışan, daha doğrusu artık çalışamayan, yine dedelerimizin ‘Bunun içinde küçük adamlar mı var, nereden çıkıyor bu sesler’ diye baktığı, dekora harika bir katkı yapan iki eski radyo…

Küçük sehpamın üstü, öğrencilerimizden birinin, gerçekten anneannesinin evinden getirdiği çok değerli bir örtü ile kaplanmıştı. Nasıl da gözü gibi, bakıyordu anneanne ve torunu o örtüye… Ama benim yanımda getirdiğim gezginsel zamazingoları koyduğum sehpaya sermekte bir saniye bile tereddüt etmemişlerdi. Allahım, ne büyük bir kıymet bilmekti bu?

Belki dikkat etmediğimi, saatler süren hazırlıkları teğet geçtiğimi ve nasıl edindiklerini bilmediğim o hazırlıkları görmediğimi düşünebilirler. Hayır! Teğet geçmedim ve gördüm. Her ayrıntısı aklımda: Koltuğuma dayalı turuncu gezgin sırt çantası, iki beyaz panoya iliştirilmiş seyyah haritaları ve gezi planları, kısacası kendimi ‘Özgiana Jones – Valizli Adam’ hissetmemi sağlayacak her şey… Bir öğrenci kardeşimin titreyen elleri ile zor katladığı ve su şişemin altına koymaya çalıştığı beyaz peçete..

Ya sonrasındaki Priene saatlerimiz? İki koca otobüsü hıncahınç dolduran, ayakta yarım saat, kırk dakika tıngır mıngır gidip dönmeyi göze alan, müze kartlarını işletmek için ‘gık demeden’ Priene girişinde yarım saatlik sıraya giren, içeride kulak kesilip benim her kelimeme özen gösteren, sonra da bıkmadan çektirdiğimiz yüzlerce fotoğrafı en değerli anıları arasına koyan öğrenci kardeşim…

Eski İyon şehirlerinde ağırladığım turist gruplarından on yıllar sonra son derece duygulandırıcı hislerle her saniyesini andığım demokrasi beşiği Bouleuterion’da ders vermek, günü gri bulutlar ardındaki çekingen Ege güneşi ile orada batırmak nasıl bir duygudur, bir bilseniz…

Ödülümü, çiçeklerimi başkanlarımdan, hocalarımdan almak. Hatta radyo ödülümü de ‘radyo’ olarak ilk kez almak! Bunun bile düşünülebilmiş olması nasıl güzeldir, biliveedin mi gaari?

Sonrasındaki harika balık yemeğini, Priene’nin eteklerindeki masal işletme Bahab’da bana gösterilen özeni, sahipleri Cem Bey ile Gamze Hanım’ın ev sahipliğini unutmak ne mümkün?

Akşamdan geceye geçen canlı radyo yayınımızı, şehirlerden şarkılara geçen sohbetleri, bu güzel coğrafyanın güzel insanlarını unutmak ne mümkün?

Sanki hepsini iki yüz yıldır tanıyor olup, üstüne de elli biri ekleyip bu yaşamda yola devam edebilmeyi unutmak ne mümkün?

Ne harcadım? Dört güzel gün, iki tayyare, on saati geçen konferans, seminer ve ders zamanı, toplamda yaklaşık on beş bin kalori, iki yüz elli bir şarkı, üç saatlik canlı yayın, altı megabit bant genişliği, bir büyük on sekiz yıllık Chivas Regal viski şişesi, dört gofret, otuz yedi karakokakola, çeyrek çeki şömine odunu. Doğaya, çevreye umarım hiç zarar vermedim.

Ne kazandım? Günlerimin Kuşadası bölümlerini de sayarsam, Atro’daki meslektaşlarımı, Turizm Fakültesindenki genç turizmcileri, yeniden karşılaştığım eski dostları, çalıştığım her iki yerdeki  Başkanlarımı, yardım eden herkesi kazandım…

Yüzlerce genç gönül kazandım. Bana ‘Hocam!’ diyen.

– ‘Hocam mı? Bir daha der misin?’
– ‘Hocam!’

Of! Ne güzel bir kelime bu. Şimdi artık yüzlerce gönül, yüzlerce beyin, yüzlerce umut kazandım. Kendi kendine yanıp titreyen yalnız ışığımdan yüzlerce mumluk, meşalelik dostluklar kazandım, birlikte aydınlatmaya başladığımız. Ömür yettikçe kopmamaya çalışacağımız…

Teşekkürler müzik! Teşekkürler şehirler, hikâyeleri ve teşekkürler şarkılarım.

Teşekkürler Aydın, Söke, teşekkürler Priene, Hippodamos, Herodot, Strabon, iki bin, iki bin beş yüz yıllık bilge ağabeylerim.

Teşekkürler Otis Redding, teşekkürler Sausalito’daki o balıkçı rıhtımı. Otis’in o balıkçı rıhtımını evi yapması gibi ben de ‘bir köy evi mi yaptım’ acaba buraları?

‘Sittin’ here resting my bones,
And this loneliness won’t leave me alone, listen!
Two thousand miles I roam,
Just to make this dock my home, now…!

Teşekkürler, en güzel gökyüzünün altındaki en güzel yeryüzünde yaşayanlar.

Ve ‘Gracias a la Vida.’ Yaşam, sana şükürler olsun!

26 Şubat 2017 Pazar, 20:00
İzmir Adnan Menderes Havaalanı Yolu

2 Yorum

  • Tûba Çeri 3 Mart 2017 - 09:51 Reply

    Kendine Özge bir gezginin coşkulu, keyifli dilinden mutluluğunu paylaştık yazınızla ve daha önemlisi ülkemize ve insanına dair umudumuz canlandı, teşekkürler…

    • ozgeersu 3 Mart 2017 - 21:03 Reply

      Tûba Hanım, ne kadar hoş dile getirmişsiniz. Çok teşekkür ederim.

    YORUM YAP