EN BEĞENİLEN RADYO PROGRAMI LATERNA NASIL DOĞDU?

0 • 21 Ağustos 2011 • Laterna Haberleri • 3.877 GÖRÜNTÜLEME

Türkiye’nin en büyük kuruluşlarından birinin davet ettiği seçkin bir basın grubuna, Fenerbahçe’nin Arsenal ile oynayacağı Şampiyonlar Ligi maçı ve Londra’da geçirilecek bir kaç günlük gezide eşlik etmek üzere yine yollardayım. ‘On the Road Again’. Hüzünlü bir dört Kasım, durgun öğle saatleri, yıldız tarihi yazıileyalnızikibinsekiz. Işınla bizi Scotty.
Dünyanın en yavaş havaalanı Heatslow’dan Knightsbridge’e, yoğun trafikte Warp hızının yüz milyonda biri ile yaklaşıyoruz. Acenta yetkilisi sevgili Sevan (Kılıçyan), o sakin ve huzurlu yüzü ile, otobüsün bir önünde, bir arkasında adeta ceylan gibi sekiyor. Elimde mikrofon, ön camımda peynirköy Chiswick ve yaklaşan Londrapol manzaraları…
Anlatıyorum ama dinleyen yok. Kendi sesimi bile duyamıyorum. Otuz gazeteci, yazar, programcı, sunucu ve yapımcıya laf mı anlatılır? Zaten Sıkıyönetim Komutanlığı’ndan uyarı da gelmekte gecikmiyor, mikrofonum susuyor, sustukça sıra bana geliyor… Bakıyorum olacak gibi değil, John, George, Ringo ve Paul’den yardım istiyorum. Tanıdıktırlar, sağolsun kırmıyorlar beni, ellerinde gitarlar geliyorlar. Otobüsün içini yaklaşık kırk yıl öncesinin naftalinli melodileri dolduruyor. Ha unuttum, bir de yaşlı ve fakir Eleanor Rigby teyze var yanlarında…
Neredeyse herkes Londra’ya defalarca gelmiş. Kiminin elinde satın alınacak kitaplar listesi, kiminde ‘trendy’ bir pub adresi. Kimi de Soho’nun keyifli sokaklarında dolaşmak üzere sabırsızlanıyor. Hızlıca otele giriş işlemleri ve herkes birden akşam yemeğine kadar çil yavrusu gibi dağılıveriyor.
Ama olamaz! Daha programımda Londra şehir turu var. Bir Sevan’a, bir kuruluşun ulu yöneticisine koşuyorum. Ulu yönetici,
– “Boşver, herkes keyfine baksın” diyor. “Sen de kendince gez dolaş serbest zamanda…”
– “Ama, otobüs hazır, mikrofon hazır, ben hazırım… Bir kişi bile olsa yapmayalım mı? Bence sorun yok!”
Sevan giriyor araya. “Sen yine bir sor, bir kişi bile isterse, yap gitsin!”
Leyt aftırnuun. Bindim otobüse… İçeride sadece üç kişi vardı. Birisi en önde, diğeri orta sıralarda, bir diğeri de arka beşlide.
Bir şöför, üç ‘Wannabe Londoner’ bir de ben başladık dolaşmaya şehirde. Anlattıklarımı bir kişi de dinlese, tüm otobüs te kulak kesilse, heyecan aynıdır benim için. Showtime. Başladım söz kervanlarımı ard arda dizmeye. Güzel sorular da geliyordu… Arkadan yükselen bir soru işareti, Londra’nın ünlü sisini sordu. Anlattım, ‘London Fog’ nedir, Gulf Stream ile nasıl etkiler tüm ülkeyi… Ardından, ünlü caz standardı ‘A Foggy Day’ parçasının aslında ‘A Foggy Day in London Town’ olduğunu söyledim ve müzik arşivimden verdim mikrofona notaları… Yine gri örtüsünü çekmeye başlamış Londra’da Ella ve Louis’in tınıları taşıyordu otobüsten dışarıya.
West End’e yaklaşırken, ışıltılı güzel yüzü ve harika bir ses tonu ile Southampton’ın ne kadar uzak olduğunu sordu öndeki konuğum.
– “130 Kilometre” dedim. Çünkü çoğu Kuzey Kutbu ve Fiyord gezilerine giderken, gemilere Southampton’dan bineriz. Başladım konuşmaya… Her iki dünya savaşında da hiç bir zaman geri dönmeyeceklerini bile bile gemilere binen İngiliz askerlerin, buradaki iskelelerin üzerinde son kez ada toprağına el salladıklarını, şimdi kullanılmayan tren istasyonununda çürümeye terk edilmiş tren vagonlarının arasındaki tarlalara serpilmiş gelinciklerin, savaşın ve umudun sembolü olduğunu anımsattım. Bastım ‘Oynat’ düğmesine, Final Cut albümündeki ‘Southampton Dock’ süzülüverdi Londra’nın grisine. Pink Floyd’u bilmiyorsanız evde denemeyiniz, elleriniz yanar. Bir satırdan öyle fazla alev fışkırır ki:
“And still the dark stain, spreads between their shoulder blades. A mute reminder of the poppy fields and graves…”
Kendilerine hep daha iyi bir yaşam sözü verilerek savaşa gönderilen gençlerin, sırtlarından bıçaklandıklarında akan kanlarının kara lekesi, adeta uzaktan gelincik tarlalarını ve mezarları çağırıyor… İşte şu köşe Beatles’ın ilk çaldığı Pub… Gelsin ‘The Long and Winding Road’
Biraz söz, biraz müzik, sayılı saatler çabuk geçti ve akşam karanlığı basıverdi birden ortalığı. Otele dönüş zamanı gelmişti. İndiğimizde konuklarımdan biri yanaştı yanıma. Işıltılı güzel yüzü ve harika bir ses tonu olan üçün biri idi. Başladı konuşmaya.
– “Beni tanıdın mı, ismimi biliyor musun?” dedi. Söyledi. Hayır, sanırım duymamıştım. Anlattı.
Sonra bana güzel bir bira ısmarlayarak,
– “Gel bugün anlattıklarını bir radyo programı yapalım” dedi. Hemen yanıt verdim.
– “Güzel ağabeyim, her gezide, mutlaka üç belgesele başlar, yedi adet acenta kurar ya da en az iki firmanın danışmanlığına atanırım, ama Türkiye’ye dönüşte bunların hepsi havaya uçar gider. Boşverin, biz biralarımızı içip, Londra’nın keyfini çıkartalım.” dedim. Israr ediyordu. Dayanamadım. Nezaket çerçevesinde,
“Ben size önümüzdeki ay sonuna doğru uğrarım” dedim. Vazgeçmiş görünmüyordu.
– “Hayır. Bak Cuma günü dönüyoruz, Cumartesi atla gel Radyo’ya. Bu çaldığın parçaları da al yanına. Nasıl olsa Londra bilgilerin de çok taze. Ufak tefek notlar alırsın, bir deneme kaydı alırız.”
Baktım kurtuluş yok.
“Tamam” dedim. “Gider biraz radyo dünyasının içini kıyısından görür, dönerim.”
Döndük, Cumartesi çabuk geldi. Stüdyolardan birinde girdim kayda. Gençten, bir başka güler yüzlü delikanlı da, kayıt aşamalarında bana son derece yardımcı oldu. ‘Mehter Recording’ modeli, iki doğru bir yanlış, üç tekrar beş ‘take’ derken kayıt bitti. Artık ham anonsun temizlenmesi, bölünmesi, altyapı müziklerinin yerleştirilip şarkıların montajlanması ise bu ‘gençten, bir başka güler yüzlü’ delikanlının işi idi.
Montaj da sonuçlanmıştı. Ben elime bu mp3 dosyasını bir anı olarak alacağımı ve ileride torunlarıma ‘eser miktarda tek bir örnek’ olarak dinleteceğimi düşünürken, o hafta yayına verildi Londra. Laterna ismi de bir süredir projelendirdiğim televizyon belgeseli için aklımda dolaşıyordu gerçi.
– “Kısmet Radyo’da imiş” dedim ve programı kucağıma alıp usulca üfledim kulağına üç kere: Laterna, Laterna, Laterna…
Sevildi, tuttu, beğenildi Laterna. Derken arkası geldi: Roma, Paris, Buenos AiresSevgililer Günü, Yollar, Noel ve İstanbul gibi özel programlar. Onbinlerce izleyen, yüzbinlerce dinleyici. Avustralya’dan Panama’ya, Arjantin’den Çin’e kadar uzanan Laternaseverler…
Bu arada, programın adı Laterna’nın nereden geldiğini merak edenlerin sayısı çok fazla. Aslında, bir kaç programda küçük ipuçları vermiştim ama, sanırım izini süren pek çıkmadı. Elbette, kolu çevrilerek çalınan müzik aletinden değil, bir felsefeden, bir hareketten söz ediyorum. Kimbilir, belki bir programda, belki bir başka yazıda anlatırım Laterna’yı. Nereden gelip, nereye vardığımızı ve devam ettiğimizi…
Bu bir başarı öyküsü mü? Bunun kararını ben veremem. Ama düşünün, elimde yazılarım, cebimde şarkılarım, Ntv gibi kurumsal bir radyonun kapısını çalıp,
– “Ben radyo programı yapmak isterim, yeriniz var mı?” desem, herhalde arka kapıdan bile sokulmayabilirdim içeri. Belki bütün yanıtlar, Bob Dylan’ın ‘Esen Yelde’ dediği gibi, ‘Blowing in the Wind’. Ama bence, işin doğrusu, yaşamın sunduğu tabelaları izlemek. Şanslı olmak değil, şansı yaratmak, ve onu da en iyi biçimde kullanmak. Tek yolu da ‘işini çok iyi yapmak’. Bu konuda alçak gönüllü olamıyorum, kusuruma bakmayın.
Sözlerimi bitirmeden… Jeneriğin sonda verildiği bazı hoş filmlerde olduğu gibi şimdi kahramanlarımızı tanıtayım.
Işıltılı güzel yüzü ve harika bir ses tonu ile konuşan genç adam, Türk radyo ve televizyonunun, daha doğrusu artık medyanın en başarılı isimlerinden, Ntv New York ile tanıdığımız, sonra tüm Doğuş Yayın Grubu Radyoları’nın başına geçen, Türk radyoculuğuna ‘Babil Kulesi’ başta olmak üzere bir çok başyapıtı armağan etmiş, şimdi de Ntv Msnbc’nin başında olan sevgili Ahmet Yeşiltepe ağabeyim. Laterna programı, düşünceden pratiğe, onun vizyonu, çabaları ve yol göstermesi ile ortaya çıktı. Bugün, bu frekansta sizlerle buluşabiliyorsak, bunda en büyük pay sahibi, Ahmet Yeşiltepe’dir.
İkinci kahramanımız ise, kimi zaman elinde bahçe makası, kimi zaman jilet, zaten programın yayınlandığı kısa kırk beş dakikayı reklam ve anonslarla kese kese anka kuşuna çeviren, teknik yönetmenim sevgili Selami Bilgiç. Her programda kendisine takıldığım gibi, şakası bir yana, mikrofonumun diyaframındaki kömür tozu titreşimlerinden bilgisayarımdaki sıfır ve birlere, oradan da sizin kulağınıza erişen Hertz’lere kadar çok uzun bir yol ve emek var arada. İşte Selami ve ekibi, benim nazımı, gecikmelerimi, montaj sıkıntılarımı çeken, adeta tüm programı yeniden ortaya çıkaranlar. Her hafta onların çabaları ile ulaşabiliyorum sizlere. Alışık olduğunuz söylemle ayrıca “yapımda tüm emeği geçenlere” de selam olsun.
Ceylan gibi seken diğer kahramanımız Sevan Kılıçyan, bugünlerde, parlak kariyerinde daha yükseklere sıçradı, eminim ki disiplini ve güzel ruhu ile zirve kendisini bekliyor kısa bir süre sonra.
Aklında aynı anda yüz bin bir ‘To Do’ listesi olsa da, Ulu Yönetici, o kendini bilir, huzurlu ve sakin gülümsemesi ile okuyor yazımızı şu dakikalarda…
Jeneriğin sonunda da, puslu, kiremit rengi sesi ile, herkese ve her keseye uygun olmayan tınıları bulan, en tozlu arşivlerden buram buram naftalin kokan hüzünlü şarkıları çıkaran, yolda araba kullanırken sizi aniden Ankara Çevre Yolu ya da İzmit Otobanı’na çeken, bugünün işini yarına bıraktırıp, onu da haftaya erteleten, gidemediğiniz yerlere ruhunuzu götüren programı hazırlayan, “Ben Özge Ersu…”
Hoşçakalın…

17 Yorum

  • Cem Sancak 23 Ağustos 2011 - 00:16 Reply

    Radyoyu eskilerin yaşadığı gibi bize yeniden sevdirdin. Gerçekten içten teşekkürler. Programın buradan podcast’lerini indirebilmek harika oldu. Yolculuk sırasında harika bir yol arkadaşı oluyor.

    • ozgeersu 23 Ağustos 2011 - 07:04 Reply

      Sevgili Cem,

      Yeni yayın dönemi için hazırlıklarım bitti. Eylül ayından itibaren yeni arkadaşların olacak. Güzel sözlerin için çok teşekkürler.

      • Gül Kaya 23 Ağustos 2011 - 10:52 Reply

        Eylül ayında yeni programları dinleyebilecek miyiz? Bu süper bir haber, çok sevindim. Heyecanla bekliyorum!

  • Cemil Ceyhun Öğütmen 23 Ağustos 2011 - 11:45 Reply

    Merhabalar,

    Özge Ersu ile, gidemediğimiz coğrafyalara gidiyoruz gerçekten… Maalesef burada anlatılanların hiçbirine gitme olanağım olmadı. Ancak programın dinleyicisi olarak, oralara gidenlerle konuşunca, sanki gitmişiz gibi bir imaj doğmakta!

    Sanki tüm programlar yok gibi burada… Yanılıyor muyum?

    Teşekkürler

    • ozgeersu 23 Ağustos 2011 - 12:19 Reply

      Sevgili Öğütmen,

      Bu programları dinleyip özümsedikçe, oralara gitmiş olanlardan daha çok geziyor olduğunuzu fark ediyorsunuzdur. Alçak gönüllü olmayın, bir Laterna dinleyicis olarak. Bakın, ben hiç değilim.

      Laterna’da, bazıları 4-5 haftaya yayılan 19 program var günümüze dek, tamamı sitemde mp3 olarak dinlenebiliyor, zip olarak indirilebiliyor.

  • Selami Bilgiç 23 Ağustos 2011 - 18:24 Reply

    Sevgili Özge Ağabey,

    İyi ki Sayın Ahmet Yeşiltepe sizi radyoya çağırmış ve iyi ki kayıt almışım sizinle. Bizim bir çırpıda dinleyip bitirdiğimiz programların hazırlanışının ne kadar zor olduğunu, o kadar bilgiyi toplamanın ne kadar özen gerektirdiğini ben gerçekten yakından biliyorum. O yüzden tüm bilgilerini Laterna ile bizimle paylaştığın ve bize sevdirdiğin için, ekibim ve kendi adıma çok teşekkür ederim. Ntv Radyo’da daha nice güzel yolculuklara.

    Sevgiyle…

  • Banu Günaltay 23 Ağustos 2011 - 18:45 Reply

    Harika! Sonuna kadar nefessiz okudum bu başarı öyküsünü. Hiçbir başarı, güzellik, insana sihirli değnekle sunulmuyor. Gerçekten, kişi kendisi yaratıyor şansını. Emeğiyle, inancıyla…

  • Ayşegül Aktürk 24 Ağustos 2011 - 00:10 Reply

    Öyküsü ne olursa olsun, Laterna’yı çok seviyorum. Aklınıza, fikrinize,emeğinize sağlık.

    • ozgeersu 24 Ağustos 2011 - 00:25 Reply

      Ayşegül Hanım,

      Ben de sizleri seviyorum. Biliyorum, oradasınız. Radyonun ucunda. Hep kalın bizimle.

  • Kaan Mutluel 29 Ağustos 2011 - 22:29 Reply

    Sevgili Özge Bey,

    Bize programınızla radyoyu daha da sevdirdiniz. Sıkı bir takipçiniz olarak, yeni sitenizin ve arayüzünüzün çok başarılı olduğunu belirteyim, hele programlarınızı buradan dinlemek daha güzel. Şahsınızda size ve gidemediğimiz yerlere gitmemizi sağlayan programı ortaya çıkan ekip arkadaşlarınıza sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

    En çok ta sizin aklınızı çelip radyo programları yaptıranları tebrik ediyorum. Sizinle tanışmadım ama .evremdeki herkese sizi anlatıyor, başarılar diliyorum.

    Sevgi ve Saygılarımla

    • ozgeersu 30 Ağustos 2011 - 15:04 Reply

      Sevgili Kaan,

      Laterna, biliyorsun ki herkese göre değil. Sana, size ve bizim gibi dostlarımıza özel. III. sezonda yine güzel sürprizlere hazır olun. Desteğine ve beğenilerine çok teşekkür ederim.

      Selam ve Saygılarımla

      • Çağan Kudal 21 Ekim 2012 - 22:24 Reply

        Benim İlkokul ikinci sınıftaki kuzenim bile dinliyor seni üstad! Düşün, ona bile sevdirdin kendini ve programını!

  • Murat Karaosman 23 Ekim 2011 - 21:12 Reply

    Özge Bey,

    Programınızı rastlantı sonucu dinledim.Sizi gerçekten tebrik ediyorum.

    • ozgeersu 29 Ekim 2011 - 11:38 Reply

      Murat Bey,

      İnşallah daha uzun süreler ben konuşurum, siz dinlersiniz, radyo dostluğumuz devam eder.

  • Çağan Kudal 15 Eylül 2012 - 22:12 Reply

    Radyo ile ilk tanıştığımda sekiz yaşımda idim. O gün bu gündür pek çok radyocu tanıdım ve dinledim ama Özge Ersu gerçekten bambaşka. Program sırasındaki konuşması, ses tonu etkili ve Türkçesi akıcı.

    Radyocu olunmaz, radyocu doğulur der gibi. Bugün Ntv Radyo Klasik, Oldies Goldies şarkılarıyla var ise Özge Bey ve Ahmet Bey gibi duayenlerle var…

    • ozgeersu 1 Ekim 2012 - 14:31 Reply

      Değerli Dostum,

      Güzel sözlerine çok teşekkürler. Ben senin ve sizin gibi dostlarımın, radyonun ucunda olduğunu bildiğim sürece çok daha büyük bir keyif alıyorum Laterna’yı hazırlamaktan…

    • ozgeersu 1 Ekim 2012 - 14:32 Reply

      Değerli Dostum,

      Güzel sözlerine çok teşekkürler. Ben senin ve sizin gibi dostlarımın, radyonun ucunda olduğunu bildiğim sürece çok daha büyük bir keyif alıyorum Laterna’yı hazırlamaktan…

    YORUM YAP