ÖZGE ERSU İLE DENİZLİ VE ÖTESİNİ KENDİSİNİ KONUŞTUK

0 • 21 Ağustos 2016 • Röportaj • 214 GÖRÜNTÜLEME

04

Özge Ersu 

Profesyonel Turist Rehberi, Eğitmen, Gezi ve Müzik Yazarı
Radyo Belgesel Yapımcısı ve Yönetmen, Yayıncı

http://ozge.ersu.net

2016 turizmini nasıl görüyorsunuz? Dünya’da ve Türkiye’de sizce nasıl gelişmeler olacak? Bir süredir dış politikada yaşanan olumsuzlukların ve terör olaylarının turizmi nasıl etkileyeceğini düşünüyorsunuz?

Elli milyona yaklaşacak olan turist sayımızı bir kaç milyonlara indirebilmeyi yine bir kaç basit hamle ile başarabildik. Oysa tam da teknolojinin de getirdiği açılım ve olanaklarla yeniden ileri atılabileceğimiz, dünya turizmi süper liginde en üst sıralara yerleşebileceğimiz, birikimlerimizin kremasını yemeye başlayacağımız zamanlardı.

Dış gelişmeler dünyayı çok sarsmadı, bize büyük darbe vurdu. Bir türlü modern düşünememizin, çoğu konuda sadece sözde kalmamızın faturaları bunlar. Üzerine saatlerce konuşabiliriz ama apayrı bir başlık bu. Kendi (yanlış) seçimlerimizin bedelini ödüyoruz. Ben de bu içimi acıtan konuda çok uzun konuşmak istemiyorum.

Türkiye’nin turizm konusunda eksi ve artı yönleri neler?

“Ya ayaklarımız yere hiç değmiyor, ya da aşırı alçakgönüllü davranıyoruz. Bu dengeyi tutturamadığımız için turizmde aksaklıklar yaşıyoruz.”

Bu sizin Türkiye turizmi yorumunuz. Biraz açabilir miyiz bu konuyu? 

Aslında çok açacak bir şey yok, daha önce yakındığım konulardan birinden derlediğiniz bu soru, yanıtı da içinde barındırıyor.

Biz öyle bir milletiz ki, para verip, zaman verip, dünyanın bir ucuna, örneğin Niagara Şelaleleri ya da Yeni Zelanda Fiyordları’na gideriz, hemen Keçiören Belediyesi’nin yaptığı çeşme ya da Karadeniz’in yeşili ile kıyaslama yapıp, anlamsız bir yarışa sokarız kendimizi. Yahu, oranın keyfini çıkartsana, bırak karşılaştırmayı, kimse senden karşılaştırma istemedi ki! Bir gün Jüpiter’e gezi yapsam, ‘O hoo, bu da ne ki? Sen bizim memlekete gel de oradaki gezegeni gör!’ diyen çıkacaktır, eminim. Bu huyumuzu bırakmamız, bu kompleksten çıkmamız gerek.

Bazen de tam tersi oluyor, gözümüzü gereksiz bir yabancı hayranlığı kamaştırıp kör ediyor. Başkaları ‘biri on yapıp’, bir yeri, bir olayı, bir kişiyi büyütüp cilalayıp turistik bir değer olarak sunarken, biz acımasızca gözümüzde ve aklımızda küçültebiliyoruz.

Kapadokya, Laodikeia, Pamukkale gibi örnekler verebilirim. Hepsini geçin, ‘Kurtuluş Savaşı gerçekten bir savaş mıydı, Çanakkale Savunması bu kadar büyültülmeli mi?’ diyebilen, bunu yazma cesareti gösterebilen yazarların olduğu bir ülkede yaşıyoruz.

Ben her şeyi hâmasi bir milliyetçilik gözlükleri ile görelim demiyorum, yeri geldiğinde her şeyi konuşabilelim, varsa yanlışlarımız, doğrusunu bulmaya çalışalım ama, bu kadar da acımasız olmamalıyız.

Denizli turizmini nasıl değerlendiriyorsunuz? Turizm verilerine göre Denizli turisti günübirlik tatilci, konaklama süreleri sizce nasıl artırılabilir? Denizli hangi turizm çeşidine odaklanmalı?

Öncelikle Denizli, bir bütün olarak düşünüldüğünde sadece Pamukkale değil, çok daha fazlası olan bir şehir. Elbette Pamukkale dünyadaki dört beş zayıf benzeri arasında bence de en etkileyici olanı ama, tek odak burası olmamalı.

Bildiğim kadarı ile ilinizdeki konaklama, yerli ve yabancı turist başına 0.90’lar ortalamasında. Ben yaklaşık yirmi beş sene önce Anadolu’da turist gezdirip Anglofon konuklarıma ortalama 10 -12 günlük Batı Anadolu turları yaptığımda Denizli ve Pamukkale’de iki gün kalırdık. Biraz önce değindiğim ortalama ise neredeyse günübirlik ziyaretlerin, konaklamanın önüne geçtiğini gösteriyor.

O zamanlar Prof. Dr. Celâl Şimşek Hocamız ve mucize ekibinin adeta tırnakları ile kazarak ortaya çıkarttığı Laodikeia da açık değildi, oysa şimdi nereden baksanız yarım günden fazlasını bile sadece bu arkeolojik bölgeye ayırmak gerekiyor.

Yine ayrıca amaç her geleni bir iki gece Pamukkkale’de ağırlamak değil. Denizli’nin merkezi ve başta Babadağ, Tavas ve benzeri ilçeler olmak üzere, daha zengin bir ‘Master Plan’ yapılmalı. Ama bu sadece dergilerin röportaj köşelerinde yazarak ya da yerel televizyonlarda konuşarak olmaz.

Rahmetli arkadaşım, dostum sevgili Sadık Çaputçu ile, DEGİAD şemsiyesi altında, Pamukkale Üniversitesi ile koordineli olarak böyle bir çalışmaya başlamak üzere idik, bir çalışma grubu oluşturmak istiyorduk, daha doğrusu oluşturulması planlanan grupta benim de yer almamı çok istiyordu ama daha sonraki zamansızlıklarımızda bu fırsatı ortaya çıkartamamıştık. Bugün yine ister DEGİAD, ister Pamukkale Üniversitesi, isterse bir başka oluşum içinde düşünülsün, mütevazı ama etkili katkılarımı Denizli’nin bütününe sunmaktan büyük olur duyarım.

Şimdi biraz eğri oturup doğru konuşalım: Denizli, bir ‘CittaSlow’ olma özelliğini yitirmiş durumda. Bu tren kaçtı çoktan. Şehir dokusunun benim hiç beğenmediğim yönü, şu andaki yapı stoğunun çok kalitesiz ve eski olması. İyi haber ise gözlemleyebildiğim kadarı ile Kuzeye doğru yeni yeni toparlanan, modern, yeni ve kaliteli bölgeler. Altyapıyı ise bilmediğimden konuşmak istemem.

Aslında mimar uzmanların ve şehir planlamacılarının büyük bir dönüşüm ile Denizli’den bir Eskişehir Mucizesi’nin benzerini ortaya çıkartıp çıkartamayacağını düşünmemiz gerek. Elbette bu konuda karşımıza olası genel yönetim – yerel yönetim sürtüşmeleri, aşılması gereken hantal bürokrasi, hükümet, Valilik ve Belediye arasındaki uyum(suzluk) çıkıyor bence.

Ama Denizli’nin zenginliklerinin bir bölümünü hızlıca gözden geçirelim: Bir Bayram Yeri, Camialtı, Kaleiçi, ara sokakları ile Arasta, Babadağlılar Çarşısı, Germiyanoğulları Hamamı ve müzenin olduğu merkez bölümü, hatta Peynir Hali bile aklıma geldikçe heyecanlanıyorum ben.

Örneğin İspanya Endülüs’teki küçük şehirlerin ortaya çıkarttığı o tarihi ve turistik sihri Denizli’nin gerçekleştirememesi için bir neden yok. Ama ‘az konuşan, çok çalışan’, yaptırım gücü olan, ‘yaşamında bir kez bile yurt dışına gitmemiş ve belgeler arasında boğulmuş bir Belediyecilik düzeni ve anlayışı’ ile değil, mimar, şehir planlamacısı, turizmci, yatırımcı, iş insanı,  arkeolog ve benzeri, her biri kendi konuzunda uzman, ‘yapabilen, gücü olan’ bir heyetle ilerlenmeli. Kendi bilgi birikimi olan, bunun yanısıra kimde daha üstün bilgi olduğunu da bilen, yani ‘Know-How’ ve ‘Know-Who’ donanımı eksiksiz bir ekip.

Ne yazık ki, her geçen gün Denizli için bir kayıp. Bir zamanlar birinci sırada yer alan Anadolu Kaplanı Denizli’nin, tüm çabalara karşın günümüzde altıncılıklarda gezinmesi bence hüzün verici.  Elbette, bu iniş ve çıkışlar daha global, daha büyük değişkenlere bağlı ve ‘Kelebek Etkisi’ ile neler ne kadar yapılabilir söylemek zor ama, Ege’yi Akdeniz’e bağlayan Denizli’den söz ediyoruz burada.

Neyse. Umarım beş sene içerisinde yeni bir röportaj yapar ve heyecenla, bu konuştuklarımızın gerçeğe dönüşmüş durumunu konuşuyor oluruz. Bu arada ben Denizli’ye, Denizlilinin o gücüne her zaman güvendim ve inandım. Şimdi sıra bence bu heyecanı sizin gibi öncü basın kuruluşları ile, DEGİAD gibi gönlünü bu işe koymuş oluşumlar ile, tüm yöneticisi ve politikacısı ile duymakta ve duyurmakta.

TÜGİK’in ‘Türkiye Turistiyiz’ kampanyası için neler söylersiniz? Bu tür projeleri destekliyor musunuz? Turizme ne gibi bir katkı sağlayacağını düşünüyorsunuz?

Kesinlikle katılmadığım, planlamasını ve uygulamasını yanlış bulduğum bir uygulama. Kişisel görüşümdür, kendimi bağlar elbette ama ortaya çıkan krizden yavaşça toparlanmak yara sarmak yerine bence ‘gereksizce duygu dolu, turizm sektöründe ayırımcılığı ortaya çıkartan, hatta ilk konuşmalarda odağı Antalya’ya yönlendiren’ tümüyle hatalı kurgulanmış bir proje.

Öncelikle, turizmin her alanına değil, adeta konaklama sektörüne endeksli planlanmış bir çalışma olmuş. Elbette konaklama ile yan sektörler de etkilenir / canlanır diye düşünülüyor ama madem böyle bir çalışma yapılacaktı, daha geniş ve âdil düşünülebilirdi.

Bunun yanısıra başka büyük bir hata da, projenin yurt dışı turizmini adeta baltalayarak, tüm gelirleri yurt içine dönüştürmeyi üstü kapalı (hatta açık) bir biçimde yönlendirmesi. Yurt dışı turizmi ve yan alanlarından ekmek kazanan kaç kişi var, biliyor mu bu kampanyayı düzenleyenler? Hemen aklınıza, ‘Özge Ersu, yurt dışı turizminden nemalanıyor, o nedenle kendisine ve kendi alanına yontuyor’ diye düşünmeyin. Ben artık, izin verin, tüm dünyayı gezip dolaşıp, oraları anlattığım için daha ‘Nirvana’, daha ‘Âkil’ bir noktadan, kaosun içinden değil, konunun diğer bölümlerini de görebildiğim ‘yukarıdan’ baktığım bir açıdan bu kadar rahat konuşabiliyorum.

Söyleyin bana, tek bir sektörden örnek vereyim, bence ‘yerli gurme kültürü’ açısından mükemmel olan Denizli yerel lokantaları, Pala Halil, Tavacı Enver, Türkiye’ye leblebi veren Tavas, merkez ve ilçelerdeki esnaf, turizmle ikinci derecede bağlantısı olan ticaret sahipleri nasıl yararlanabilecek bu kampanyadan?

Bu çalışmada daha genel bir plan yapılıp sadece şehir merkezlerinin değil, ilçelerin de düşünüldüğü bir düzenleme yapılabilirdi. İlçe demişken, Babadağ’ı ele alalım. ‘Babadağ Doları’ ya ‘Babadağ Senedi’ diyorum, Türkiye’nin ilk Türk Standartları Enstitüsü olan ‘Babadağ Damgası’ diyorum, daha Türkiye’nin yüzde doksanı bilmiyor bu kavramları. Bu ve benzeri hoş ayrıntıların değişik kampanyalar ile ortaya çıkartılması gerek. Ben bunu turistlere anlatıyorum ama kendi milletimin haberi yok.

Aslında benim Denizli hayallerimin ölçeği daha geniş. Bir örnek vermem gerekirse, Denizli’nin merkezinden Pamukkale’ye gün batımında kalkan tarihi bir buharlı lokomotifin çektiği vagonlarda, tıngır mıngır giden bir trende, bembeyaz masa örtüleri üzerindeki şık bir akşam yemeğini, Pamukkale’ye inişte, ya da Laodikeia’da (alana zarar vermeden) harika bir klâsik müzik konserini düşlüyorum ben. Rezervasyonların haftalar öncesinden dolduğu, acentelerin yer bulmak için yarıştığı bir temadan söz ediyorum. Bu yalnızca bir örnek. Şehir içi mini gezi trenlerinden tutun, ülke çapında örneğin bir Caz Festivali’ne kadar… Bunların hangileri yapılabilir, işin teknik ve maddi yönleri nedir, elbette tartışılır, yeni doğrular bulunur.

İşte ben, biz bunları düşünüp hayal ederken, ‘Türkiye Turistiyiz’ söylemi, sizce de biraz renksiz ve güdük kalmıyor mu?

Buraya sığmayacak kadar uzun konuşabilir, tartışabiliriz ama bırakın aramızdan biri de şeytanın avukatlığını yapabilsin, o şeytan avukat ben olayım.

Profesyonel turist rehberi, Turizm danışmanı, gezi yazarı, belgesel yapımcısı ve yönetmen. Aynı zamanda evli ve 3 kız babası. Hepsi sizsiniz. Nasıl bir tempo bu?

Sevgili Kaan Bey,

Bu yaşamda ne yaptı isem ‘Hep en iyisini ortaya çıkarmalıyım’ dedim. Bu da şans ile, ya da baş talihli kuşların konması ile olmuyor. Bunun bedeli on beş senedir her gece 02:00’da yatıp, sabah 04:20’de kalkmak. Ama oflayıp puflayarak değil. Severek yaptığınızda, heyecenla uyanıyorsunuz. Son yıllarda o kısacık iki, iki buçuk saatlik uykularımda bile yapacaklarımı düşünür durumda bulduğum için biraz da tatlı tatlı kızıyorum kendime aslında. Ama çalışmadan hiç bir şey olmuyor. Kendime ait bir atasözüm, ‘Özgesözüm’ vardır: ‘Şansa inanmak, tembellerin ve aptalların sığınağıdır’ derim. Ne yazık ki acı çekmeden kazanç gelmiyor.

Fransa’daki evimden, evliliğimden ve üç büyük kızımdan söz etmişken… Her şeyin, eşitliğin karşı tarafında bir bedeli, faturası oluyor. İşte belki de çuvaldızı kendime batırıp, bu yaşamdaki başarısızlıklarımdan söz açmam gerekirse, sevdiklerime ayıramadığım özel zaman, bunların başında gelir.

Tamam, maddi açıdan belki rahat bir yaşam sunabildim çevreme ama, ne yazık ki aileme ve artık büyüyüp yuvadan ayrılmaya hazırlanan kızlarıma ‘iskele babasından’ öte bir baba olamadım, dürüst olmam gerekirse.

Sanırım ilk defa ekşi sözlükte bir kişiyle ilgili olumsuz hiçbir yoruma rastlamadık. O da sizsiniz. Hatta entry’lerden birini de not ettik:

‘Bir gece arabada evde giderken, Ntv Radyo’da Newyork’un Broadway’ini anlatırken denk geldim. farklı, eğlenceli ve zeki üslubuyla beni direk yakaladı. Televizyonlarda başkalarının yaptığı gezi programlarından çok daha güzel anlatıyordu, anlattığı yeri görsel olarak bize gösteren herhangi bir öğe olmamasına rağmen, görmüş kadar oluyorsunuz.’

Elbette bu sizin işiniz ama böylesine iyi bir anlatıcı olmak ve böyle övgüler almak nasıl bir his?

Körlerin sağırların birbirini ağırladığı, bozacının şahidinin şıracı olduğu ortamlardan değil de, böylesine tanımadık, böylesine içten ve yeri geldiğinde de o derece acımasız olabilen ‘tarafsız’ yerlerden böylesine içten övgüler aldığımda, işte tüm yorgunluğum gidiyor. ‘Tamam!’ diyorum, ‘Uykusuz gecelerim, uzun çalışmalarım yerine ulaşmış…’

‘İyi bir anlatıcı olmak’ dediğinizde, İngilizce bir deyim ile yanıtlayayım, ‘I am gifted in this.’ Ne mutlu ki bana, Allaha şükür bu yaşam, koşullar beni  bu alanda ‘hediyelendirmiş’.

Radyo ve internetten bahsetmişken internet sitenizde sorulan sorulara ve görüşlere siz cevap veriyorsunuz. Öte yandan oldukça fazla takipçiniz var. Sosyal medyayla aranız nasıl?

Aslında akademik açıdan doğrusu ‘Dijital Pazarlama’ ama, nedense bir ‘Sosyal Medya’ tutturuldu gidiyor. Bugün, bizim gibi ‘Trendsetter’ olan, yani eğilim ve yönelimleri ortaya çıkartan, haber veren, farkındalık veren sektör önderlerinin, kişisel dünyaları ile resmi görüşlerini tatlı bir oranda birleştirerek doğru ortamlarda olmaları çok önemli. Öylesine hassas bir ortam ki bu yeni paylaşım düzeni, bir anda kendinizi eller üzerinde havaya fırlatılırken bulabilir, bir anda da o yüksekten yere sertçe düşüp dağılabilirsiniz.

“Gidemediğiniz Yerlere, Yaşamadığınız Zamanlara Ruhunuzu Götüren Program”. Yaptığınız radyo programı Türkiye’deki tek müzikal belgesel unvanına sahip. Hayata geçmeyi bekleyen başka projeler var mı, bu şekilde fark yaratacak, öne çıkacak?

Yüzyıllar sonra tekrar tekrar söylenecek olmasa da, kendime ait bir atasözüm vardır: “Herkes gibi düşünsem herkes olurdum” derim. Bu nedenle aklımdaki projeleri zaman zaman sektöre açtığımda “Olmaz, tutmaz, zor” gibi engel, vizyonsuzluk ya da öngörüsüzlüklerle karşılaşsam da ısrarcı olur, yapmak istediklerimi gerçekleştiririm.

Belki de avantajım daha hiç başlamadan, yapmak istediklerimin son biçimini kafamda canlandırabilme yetisine sahip olmam. Yani adeta bir şeyi ‘sıfırdan tasarlamama’ gerek kalmıyor, daha her işin başında neredeyse tümü tamam da, aradaki boşluk ve eksikleri doldurur gibi hissediyorum kendimi. Bana sloganı ile seslendiğiniz Laterna ve yine devamındaki belgesel web radyom Lateradio bunların en önemlileri.

Bugünlerde ise ‘Yasak Belgeseller’ adını verdiğim projeme yoğunlaşmış durumdayım. İnsanı, insanlığı rahatsız eden ve dünyanın değişik coğrafyalarında yer alan konuları belgelselleştirmek istiyorum. Sıradan değil, sizi koltuğunuza yapıştıracak, izlemek adına evden dışarı çıkartmayacak, nefeslerini kesen bir belgesel serisi. Antroplog ve yerel danışmanlarca desteklenen, değil BBC ayarında, BBC’ye parmak ısırtan bir çalışma olsun istiyorum. Senaryo çalışmalarım devam ediyor, geriye sadece üç nal ve bir at bulmak kaldı: Bu çıtayı o kadar yüksekte tutabilecek teknik ekip ve heyecanlı bir sponsor…

Bunun dışında, engelliler için turizm üzerine daha çok yoğunlaşmak istiyorum. Allahın ve bu yaşamın bana verdiği konuşma, planlama ve icra yeteneklerini kullanarak görme ve işitme engellilerin sesi ve gözü olmak. Ayrıca, fiziksel engelli vatandaşlarımı da, yine sponsor desteği ile, her türlü konforlarını sağlayarak yaşamları boyunca hayal bile edemeyecekleri dünya coğrafyalarına götürebilmek…

Bunu gerçekleştirecek hayallerim, planlarım var ama kişisel maddi gücüm yok. Kimseden bir şeyt istediğim ya da beklediğim de yok ama bazen diyorum ki, akla hayale sığmayan gereksiz projelere akıtılan kaynakların bir bölümü bu tür konulara ayrılsa keşke.

Son olarak,  gezi yazılarımın ve anılarımın yer aldığı iki kitap, bir de tüm deneyimimi ve birikimimi akıtacağım büyük bir ‘Coffee Table Book’. Hediyelik, evlâdiyelik, evin baş köşesinde duran dev bir kitap.

Benim tarafımda çoğu şey hazır ama bugünlerde çevrem ‘yapmaktan çok konuşan’ insanlarla doldu, önümü bazen göremiyorum bu konuda. Herkes konuşuyor, herkesin bir fikri ya da tanıdığı var, kimsenin benimle ilk adımı atmaya cesareti, gücü ya da birikimi yok.

Aslında bugünlerde sayısı bu tür ‘gereğinden fazla olan’ çokbilmiş kişileri, acı bir reçete ile çevremden uzaklaştırmaya, yaşamımdan silmeye başladım, çünkü ne kadar olduğunu bilmediğim kalan ömrümde onlarla kaybedecek zamanım hiç yok. Sanırım bunu da kendime destek olarak aşmaya çalışacağım.

Otuz iki senelik başarılı meslek hayatınızda çeşitli ödüllere layık görülmüşsünüz. Ben on beş tane saydım. Sizin için en anlamlısı hangisidir diye sorsak?

Bence ismi, titri en büyük olan ödülden tutun, çok küçük gibi görünen bir organizasyon ya da kuruluş tarafından verilen payeye dek hepsi son derece anlamlı. Düşünün, sizi incelemiş ve lâyık görmüşler, bundan daha büyük bir onur olur mu? Demem o ki, örneğin bir gün bir konuda Oscar ya da Nobel Ödülü alsam, ya da Van’ın bir köyünden, bir ilkokuldan, oradaki öğrencilerden bir şilte lâyık görülsem, ikisi de aynı derecede önemli.

Grup Lodos ile aldığım ilk ödülün ise 1985’lere giden Hey Dergisi Şarkı Yarışması’nda sözlerini yazdığım yabancı caz parçası olması ise beni hep gülümsetir.

‘Başarının sırrı: Yaşamın tabelalarını doğru takip ediyor olmak.’ Bu sizin sözünüz, hayat bize ikinci bir şans vermiyor mu sizce?

Hayır. Selde boğulmak üzere olan rahip fıkrasında olduğu üzere, çoğu zaman, ‘şans’ demeyelim de, olasılıklar, olabilirlikler ayağmıza geldiğinde, çoğunlukla göremeyebiliyoruz. Benim avantajım yine bunları görebilmekti belki de. Bakmayın, kusursuzu, mükemmeli ararken elbette arasıra benim de seçimlerimde hatalarım oluyor. Ama en azından ‘Denedim!’ diyebiliyorum, ‘Keşke yapsa idim’ demektense.

Sevgili Kaan Bey,

Bu fâni dünya yaşamında, filmlerde ve romanlarda olduğu gibi evrenden parçalar kopup görebileceğimiz ışıltıları ile kucağımıza düşmüyor. Hiç bizim için olmadığını sandığımız bir olasılık kapımıza gelmişse onu değerlendirmeli, o trene bir vagonundan atlamalıyız. Bir sonraki belki hiç gelmeyecek olan hızlı treni, sonrasındaki ekspresi, daha sonraki Shinkansen Japon trenini beklerken, birden zamanın ve olanakların elimizden nasıl akıp gittiğini görüp üzülüyoruz.

Şüphesiz bu dediğim, her önümüze çıkan konuya çılgıncasına dalmak değil. Aklımız, eğitimimiz, hislerimiz ne söylüyorsa ona göre hareket edip pozisyon almak işin doğrusu. Hatta bazen yanlış yönü gösterdiğini hissettiğimiz bir yaşam tabelasını görüp, ona uymamak da akıllılık ve erdem olabiliyor.

DEGİAD’la daha önce de bir araya gelmiştiniz. DEGİAD’la ilgili duygu ve düşünceleriniz nelerdir?

Size özellikle yaranmak üzere konuşacak değilim. Ama yıllar öncesinde Rahmetli Başkan Sadık Çaputçu ile tanıdığım, yurt dışı gezilerine götürdüğüm, ortak hayallerimize ortak projelere geliştirmeyi planladığımız DEGİAD, sadece Denizli, sadece Ege ve Akdeniz’in değil, bence tüm Türkiye’nin zeki ve haşarı çocuğu.

Haydi şımartayım kendimi, belki de DEGİAD’ı kendime benzetiyorumdur. DEGİAD da konuşmaktan çok iş yapıyor. Ha, konuşmak gerekiyorsa yeri geldiğinde taşı tam gediğine koyarak konuşuyor, yine gerekiyorsa şeytanın avukatlığına soyunuyor.

Derneğin tüm başkanlarında ve ekiplerinde gördüğüm ruh bu. O yüzden önceki sorularınızda, Denizli hayallerimde, çoğu işin ülke, devlet, hükümet, valilik, belediye bürokrasisinde buhar olup gitmemesinin tek sigortasını DEGİAD olarak görüyor ve içtenlikle başarılarının, başarılarınızın devamını diliyorum.

Özge Ersu

Profesyonel Turist Rehberi, Eğitmen, Gezi ve Müzik Yazarı
Radyo Belgesel Yapımcısı ve Yönetmen, Yayıncı

 

 

YORUM YOK

YORUM YAP