Dünyayı Bavuluna Sığdıran Adam

0 • 20 Şubat 2013 • Röportaj • 2.075 GÖRÜNTÜLEME

Özge Ersu Bitter Dergisi Ankara Röportajı

Şubat 2013, Ankara

 

– Kısaca tanıyabilir miyiz sizi?

1965’ten bugüne Samsun, Ankara, İstanbul, Fransa Nice Côte d’Azur ve kutuplar dahil tüm dünya. Gezmek, müzik, Blues, bilişim, masa tenisi. İngilizce, İtalyanca, Fransızca, pilav üstü az Almanca ve elbette, bu yaşamdan çok şey aldım, şimdi verme zamanı. Ama ‘So much to do, too little time’. Daha tüm yapılacaklara karşılık zamanım o kadar az ki.

– Mesleğinizde çeyrek yüzyıldan fazla bir geçmişiniz var. Adınız Türkiye’nin en iyi tur rehberleri içinde yer alıyor. Bu başarının sırrı nedir?
Özgeçmişimde doğum yeri ve tarihimden sonraki ikinci cümle çok kısadır: ‘Yaşamda hiç boş zamanı olmadı.’ Başarının sırrı yok, bence yöntemi var. Çok çalışmak, işlere başkalarının baktığı açıdan değil, farklı yönlerden yaklaşmak ve en iyisi için uğraş vermek. Ama hepsinin üzerine kişisel dokunuşunuz olan ‘imzanız’ gerekiyor.

İş dünyasına girecek olan üniversite öğrencilerine verdiğim konferanslarda bu dünyada şans olmadığını, yalnızca filmlerde karşılarına çıktığını söylediğimde biraz heyecanları azalıyor ama gerçek böyle. Çalışmadan hiçbir şey olmuyor. Bir de bunu kendi katkılarınızla renklendiremezseniz sıradanlaşıyor tüm uğraşlar. Yazdığım her yazı, uyku ya da başka bir zamanımdan fedakârlık yaparak rehberliğimde, gezi yazarlığımda, radyo belgeselciliğimde ya da müzik konusunda ortaya çıkarttığım her çalışma bana yeni kapılar açtı, yeni ufuklar getirdi.

Bu konuda son olarak sadece kendi profesyonelliğimi ilgilendiren alanlarda değil, işimin, aklımın ve hobilerimin uzandığı her konuda hep güncel kalmanın, daha doğrusu gündemin önünde olmanın son derece önemli olduğunu belirtmek gerekir.

 – Rehberlik mesleğini seçmeye nasıl karar verdiniz?
Kendimi bildim bileli, bir astronot olmak istedim. Ama Samsun Atakum-Matasyon’da NASA bir şube açmadığı için biraz çıtamı düşürüp savaş pilotu olmaya karar verdim. İlk ve orta öğrenimim bu hayalle geçti ve lisede, Kadıköy Maarif Koleji gibi son derece prestijli bir öğrenim kurumundan ayrılıp, hayallerimi gerçekleştirmek adına  ara sınıftan Kuleli Askeri Lisesi’ni tüm sınavları geçerek kazandım ama, son sağlık kontrolünde belimde normal bir insanı rahatsız etmeyecek, fakat bir pilot olmamı engelleyen Spina Bfida ortaya çıkınca Kadıköy’e, Papazın Çayırı’na geri döndüm.

O sıralarda Kadıköy Duru Turizm’de transfer rehber aranıyordu, böylece gerçekten ‘en alttan ve en arka kapıdan’ sektöre girdim. Cuma akşamı İstanbul’un tüm toplanma noktalarını dolaşır, Bodrum ve Çeşme için kırk kişilik 302 Otomarsan Mercedes – Benz otobüslere doldurulan ve sayısı kırkı geçen tatilcileri alır, yer kalmadığından ön kapının kol demiri üzerine uykusuz tüner, önce Çeşme Altın Yunus’a, sonra da Bodrum Tmt’ye ertesi gün öğle saatlerinde varırdık. Yalnız iki-üç saatlik dinlenme sonrası ver elini İzmir derken, aynı durumda pazar sabahı bir enkaz yığını halinde İstanbul’a dönmüş olurduk. O zamanlar tek tük klimalı araçlar Hac döneminde Suudi Arabistan’a gittiklerinden, açık cam modeli serinlerdik sıcak günlerde…

Sonbaharda günübirlik Abant ve kış aylarındaki tek seçenek Uludağ derken, bir dönem böyle devam etti ve üstümüzde terör estiren yıllanmış şöförlerin zulmü altında otobüs içi yönetimin tüm ayrıntılarını öğrendik ve sonraki yıllarda çok işimize yaradı bunlar. Zaten ertesi sene Çeşme Altın Yunus’a kalıcı rehber olarak gittim. Sevgili İbrahim Temel’in emeği büyüktür bende.

Bizim zamanımızdaki sınavlarda 18 üniversite tercih sıralaması vardı, ben de Boğaziçi Üniversitesi’nden beş fakülte yazdım. Eh, İngilizce otuz sorunun da yanlış hatırlamıyorsam tamamına yakınını yapınca, ağırlıklı puanla İngiliz Dili ve Edebiyatı bölümüne girdim.

Turizm aşkım orada da devam etti. Zaten derslerin büyük bölümünü, sınıflar yerine eski taş müzik odasında davul çalarak ve Blues öğrenerek geçiriyor, kalan zamanlarda da yurt içi turlara çıkıyordum. Koskoca Boğaziçi Üniversitesi ve o dönemdeki senatosu, bana ve bu duruma ayak uyduramayınca beni terk etmek zorunda kaldı. Böylece ben de hızla kendi kulvarımda koşmaya başladım.

O dönem Rito Turizm’de yöneticilik yaptım ve sonrasında Sheraton İstanbul eski Genel Müdürü Ferit Volkan ve Samsunlu Akil Vidinli ağabeylerim ile, Bodrum’un o zamanlar en lüks oteli olan Hotel Club M’in topraktan açlışına dek her aşamasına tanıklık ettim. O genç yaşımda omuzlarıma aldığım en ağır yüktü, yirmili yaşlarımın başında o prestijli ürünün Satış ve Pazarlama Müdürlüğü’nü birkaç sene başarı ile yüklendim. Ama yollar beni çağırıyordu. Ne seyahat acentası yöneticiliği, ne de otel satış ve pazarlama müdürlüğü… Ben kendi sahnemde olmalı idim. Mikrofon elimde, yollar önümde, konuklarımla dünyanın bir yerinde…

Daha sonra 1990’lı yılların başında T.C. Turizm Bakanlığı’nın açtığı ve o dönemde son derece zor sınavlarla kazanılan Profesyonel Turist Rehberliği kokartımı aldım ve alaylı konumumdan sonra bir de okullu apoletimi ekledim omuzlarıma. ‘Ben herhalde bir arpa boyu yol gittim’ diye düşünürken, bir de geriye baktım ki, neredeyse otuz sene geçmiş…

– Öğrencilik yıllarınızda hayal ettiğiniz başarıyı yakaladığınızı düşünüyor musunuz?
Kesinlikle, hatta daha da fazlasını. Öğrencilik yaşamımda büyük bir geleceği işaret eden parıltılarım yoktu belki. Eski onluk sistemde, sayısal derslerde 5,5’tan altılık, sözlü derslerde ve yabancı dillerde ise 7-8’lik bir öğrenciydim sadece. Ama gerçek koşu, okul sonrası başlıyor.

Bence başarının tanımı, yapmak istediğiniz işlerde ‘iyiyi’ değil, ‘en iyisini’ hedeflemek ve ulaşmak. Artık bunun keyfini yaşıyorum. Hangi konuda çalıştı isem, en iyisini yapmak istedim, o alandaki çıtayı da daha fazla yükseltmeye çalıştım. Aldığım onca ödül belki yalnızca bu başarıların sembolik ifadesi ama bu tür konularda sadece kendim için değil, diğer arkadaşlarım ya da başarılı rakiplerimle beraber, ‘Biraz ukalâlık yapmak hakkımızdır’ diye düşünüyorum.

– Müziğe olan tutkunuz nasıl başladı?
Her ortalama Türk çocuğu gibi ilkokulda flüt ve mandolin cenderesinden geçtim. Flütte fena değildim, hatta bir ara İstikal Marşı, Ellinci Yıl Marşı gibi eserleri ve dahi Mehter Marşlarını hatasız çalmaya başladığımda pedagoglar duruma el koydu. Ortaokulda Ankara’da bir sene Atatürk Anadolu Lisesi’nde okurken klasik gitar dersleri aldım ama o kısa dönem yaşayıp unutamadığım Tandoğan – Anıttepe – Şerefli Sokak üçgenindeki mahalle sakinlerinin ruh sağlığı tehlikeye girince, kanun hükmünde bir kararname ile müzikle benim aramda ‘gitarkes’ anlaşması yapıldı.

Derken istanbul… Zaten 1970’lerde, şimdi yerinde yeller esen Kalamış – Köhne’de, kısa boylu, kısa pantalonlu yeniyetmeler olarak Erkan Oğur, Mazhar Alanson, Bülent Ortaçgil gibi ağabeylerimizin ayaklarına dolaşırdık.

Lisenin son yıllarında, ‘Old School Rock’ dediğimiz, müziğin kilometre taşları arasında saydığım Yes, Led Zeppelin, Who, Queen gibi grupların yanısıra, Psychedelic akımın öncülerinden Pink Floyd, Cream ve benzeri isimlerle beslendik. Seden Kutlubay dönem arkadaşımızdır ve Milliyet Müzik Yarışmalarımız bir başka idi o zamanlar. 1985’te yazdığım bir şarkı sözü de, harika bir caz parçasını süslemişti, hatta Hey Dergisi ödüllerinden birini almıştım. Güzel günlerdi.

Yirmi sene sonra yaşadığımız kendi ‘68 kuşağımızda ise, İskender Paydaş, Volkan Başaran, Tuluyhan Uğurlu, Ali Otyam, Erhan Akhan, Tibet Ağırtan, Güven Erkin Erkal gibi arkadaşlarımızla beraber aynı hayalleri paylaştık. Laterna günlerimizdi onlar. Ntv Radyo’da dört senedir yayınlanan müzikal belgeselimin adı da toplaştığımız bu café’den gelmektedir.

Elbette saydığım isimlerin tümü müziğin yüzünü ağartan profesyonellerdi ya da sonradan tümüyle profesyonel oldular. Ben ise ‘olmak istemiş’ (wannabe) bir amatör icracı müzisyenden öteye gidemedim.b Sonuçta bir uğraş ile yatıp kalkmıyorsanız, günde en az sekiz saatinizi o işe dökmüyorsanız, ‘profesyonelim’ diyemezsiniz. Ama en azından, benim ‘Rock’ ve ‘Blues’ birikimimin arkasında bu birikimlerin büyük payı var. Arasıra Kadıköy’de, kendi kafama göre olan yerlerde Good Old Rock, Think Floyd, Soul and Blues temalı geceler düzenliyorum. Değişik bir sunumla Rock-Jockey olarak hem anlatıyor, hem konuşuyor, hem de çalıyorum. Kimbilir, belki kumaşımızın ve gelenlerin dokusunun tuttuğu bir Ankara mekânında da böyle bir gece-dinleti-konser düzenlerim.

Bunun dışında değişik ülkelere müzik konulu (Opera, Blues, Jazz, Tango) geziler düzenliyor, değişik Caz ve Blues parçalarını Türkçe’ye çeviriyor ve İngilizce şarkı sözleri yazıyorum. Eh, üstüne de bol ödüllü ve tüm eğitim-öğretim-dinleti birikimimi damıtarak akıttığım bol ödüllü Ntv Radyo – Laterna müzikal belgeselimi eklerseniz, daha ne isterim ki?

– Turizm ve müzik sizin hayatınızda önemli iki unsur. Bunu birleştirmeye nasıl karar verdiniz?
Bir karar süreci olmadı.  Turlara ilk başladığımda bile, mesleğimin en iyisini yapmak adına, yerel müziklerin anlattıklarımla örtüştüğünü düşünürdüm hep. Dev kartuşları sonundan yakalamış, silgili kurşunkalem ile ileri geri sardığımız, koptuğunda anne ojesi ile yapıştırdığımız kaset-teyp’lerin kuşağıyız biz. Paramız olduğunda ferro-krom ve 90’lık olanlarından alırdık, yoksa 60’lık Raks’a razı olurduk.

Yanımda her biri 24 adet kaset alan iki çanta ile çıkardım tura. Toplam 48 kaset ve yaklaşık 50-60 saatlik bir dinleme zamanı. Tüm bu içeriği, örneğin 36 günlük bitmez tükenmez Büyük Avrupa ve İskandinavya Turu gibi otobüslü gezilerde, anlatımlarım arasına dağıtırdım. Bulması, kayıt etmesi, düzenlemesi, taşıması hep zordu ama tüm bu yorgunluklara değerdi.

Mesleğimin sırlarından biri, ne zaman, nerede , ne konuda ne kadar konuşulacağını bilmektir. İşte bazı boşluklar, müzikle, ama doğru kullanılan eserlerle güzelleşir. Beni yirmi beş sene öncesinden anımsayan konuklarımın aklında kalan da ismimden sonra öncelikle budur. Hepsi ‘Çok güzel geziler yaparken, bizlere harika müzikler dinletirdin’ derler hâlâ. Kazandıklarımın bir bölümünü buraya yatırdıkça, ya da zamanımı harcadıkça karşılığını da alırdım, çünkü kendi otobüsümdeki içeriğim benzersiz ve rakipsiz olurdu.

– Ne tür müzikler kullanırdınız?
Birkaç örnek vereyim… Bir Yılbaşı gezisinin Aralık kışı akşamında, Zagreb arkamızda kalıp, Ljubljana üzerinden Venedik’e gün boyu yol giderek ulaşmaya çalışırken daha fazla konuşmanın anlamı yoktur. Koyarsınız bir sene önce şans eseri bulup satın aldığınız ‘Slovence Noel Şarkıları’ kasedini, yüzlerce kilometre akıp gider.

Ya da Roma’dan Napoli, Pompei ve Capri gezilerini bir güne sığdırabilme telaşı ile sabah 06:30’da güneye yola çıkıyorsanız, kargalar kahvaltı etmeden anlatıma başlamak olmaz. Koyardım çoğu Romalının bile bilmediği yerel sanatçı Mario Rovi’nin kendi elinden alıp imzalattığım kasedini, ilk molaya kadar gelsin Roma Nun fà’ la Stupida Stasera, Serenata Sincera, Chitarra Romana

‘Ben Paris rehberiyim, şehri bilirim’ diyorsanız ve programınızda o gün Montmarte, Pigalle varsa, ama anlattıklarınızın arasına orijinali İtalyanca olsa da Jacques Plante’ın yazdığı ve zamanla   Charles Aznavour’un ‘imza şarkısı’ olan ‘La Bohème’i çalmıyor ve şarkının aslında oradaki ilginç yaşamı özetleyen içeriğini konuklarınıza anlat(a)mıyorsanız, içeriğiniz eksik değil, yarım değil, bence bir çeyrektir ve ben o otobüsten inerim aşağı.

Hadi o kadar derin düşünmeyelim ama, Avustralya’da okaliptüs ağaçları ile maviye bezenmiş bir ‘Blue Mountains’ günü sonrası, akşamüstü güneş batarken Sydney’e dönüşünüzde  ‘Land Down Under’ şarkısında anlatılan onlarca ülkesel özelliği, parçayı çaldıktan sonra anlatabilmek için bilim insanı olmaya gerek yoktur.

– Yalnız müzik yetiyor mu içeriğinizi zenginleştirmeye?
Müzik tek doğrudur ve tek içeriktir demiyorum. Bunu ben yıllarca o ülkeye özgü karşılaştırmalı atasözleri, geçilen bölgelerle ilgili edebiyat eserlerinden alıntılar, yerel şairler ve şiirleri ile destekleyerek, artık bir ‘gösteri sanatına’ dönüştürmeye başladığım gezilerimi hatırlanabilir, daha doğrusu aranır ve özlenir bir düzeye getirdiğime inanıyorum. Sonuçta, bir geziye çıkan ve oteli, yemeği geride bırakıp, öğrenmeye aç bir şekilde bilginize ve birikiminize yüzünü dönen konuklarınızı bu yönden mutlu edebilmek, tüm hazırlıklara değiyor.

– Yaşamınızda gerçekleştirmek istediğiniz ama yapamadığınız bir şey var mı? Şuan olmak istediğiniz yerde misiniz?
İstediğim hemen herşeyi neredeyse en iyisi olmak üzere gerçekleştirdim. Bundan sonra iş yaşamımda istediğim, radyo belgeselciliğimden edindiğim deneyimleri geliştirerek son derece başarılı bir sinema belgeselciliğine imza atmak. Ama televizyonlarda pompalanan gezi programlarından değil, nefesinizi kesecek, koltuğunuzdan kıprdatmayacak bir içerik ve kalitedeki çalışmalardan söz ediyorum. ‘Yasak Belgeseller’  bunun ilk adımları.

Yalnız, geriye dönüp özeleştiri yaptığımda, mesleğimin getirdiği hep ‘git’ olma durumundan ötürü arkadaşlarıma, aileme, eşime ve çocuklarıma yakın olamadığımı söylemek zorundayım. Benim ödediğim, ödüyor olduğum fatura da bu. Otuz sene boyunca her yıl en az iki yüz gün, gün içinde işiniz insan olup, akşamları otel odalarında kendinizi yalnızlığınızla eğlendiriyorsanız, alışılagelmiş sosyal profillere uyamıyorsunuz. Genişleyen evren teorisinde birbirinden devamlı olarak uzaklaşan gökadalar gibi, arkadaşlarınız, aileniz, belki sosyal çevreniz devamlı olarak birkaç gönül yılı öteye kayıyor.

– Her ülkenin belli yasaları kuralları var. Sizin için en ilginç kuralları olan ülke hangisiydi? Örnek verebilir misiniz?
Akla gelebilecek kuralların çoğunu hiçe saymak, yokmuşçasına hareket etmek, ‘Tersine Mühendislik’ (Reverse Engineering) adını taktığım yöntemlerle yasakları eğmek, bükmek, duruma göre yorumlamaya çalışmak bize özgü.

Burada yalnızca gezi katılımcılarımızdan söz etmiyorum. Bizi o deneyimsiz yıllarımızda vizesiz bir kaç konuk da dahil olmak üzere onlarca sınır kapısını geçmeye zorlayan, savaşın ortasından ‘Bir şey olmaaz!’ diyerek turlara çıkaran acenta yöneticilerinden, her biri en az 500 ile 900 kilometre arasında değişen otuz altı günlük otobüslü kara turlarına tek şöför ile gönderen otobüs firması sahiplerine, ‘İsveç’te on gün boyunca Norveç anlattım, kimse anlamadı’ demeyi yetkinlik sanan bilgisiz ve ilgisiz meslektaşlarıma kadar, hepimiz bir şeyleri eğip bükmek zorunda kaldık. ‘Şimdiki aklım olsaydı ne yapardım?’ diye düşünüyorum zaman zaman.

Benim çok ilginç bir kuramım var. Her yere uygulanamasa da, bence ‘Kuzeye ve Batı’ya gidildikçe, rahat yaşam ve kurallara uyma artıyor, güneye ve doğuya doğru gidildikçe bu disiplin bozuluyor. Bunu kanıtlama peşinde değilim, katılır ya da katılmazsınız ama, ister dünyasal ölçekte kıtalar çerçevesinde düşünün, isterseniz de İtalya, Amerika Birleşik Devletleri, Fransa gibi ülkesel bağlamda, ne kadar örtüştüğünü siz de göreceksiniz.

Balkanlar ve devamında ülkemizle başlayan, Ortadoğu’dan Asya’ya devam eden kural tanımama eğilimi, ne ilginçtir ki Akdeniz’e sahili olan Avrupa ülkeleri ve Güney Amerika Latin coğrafyalarında da karşıma çıkıyor.

Bir kaç ilginç örnekle bu konuyu sonuçlandırmak istiyorum. Örneğin Avusturya’da tanışır ve tanıştırılırken mutlaka ünvanlar belirtilir: ‘Ben Avukat Ludwig Behringer, Doktor, Ressam’ gibi. Bu sahneyle ülkemizde de ‘Profesör, Milletvekili’ ve benzeri örneklerle de karşılaşırız. Sanki kartvizit, kişilikten önde gitmektedir. Oysa Norveç’te en büyük görgüsüzlük ve saygısızlık, ünvanlardan sorulmadan söz etmektir. Kimse sorulmadan, ‘İçişleri eski Bakanı, Senatör ya da Doktorum’ demez. Bakın çok küçük bir ayrıntı ama, kurallar nasıl da değişiyor.

Kuralların yanısıra, yerel inanışlara da saygı göstermek gerekir. Bir rehber, İtalya’da bir cenaze geçerken yoldan geçen erkeklerin neden erkeklik organlarına dokunduklarını bilmiyor ya da açıklayamıyorsa, bizde cinayet nedeni olan iki parmak arası başparmak hareketi’nin Brezilya’da bol şans getirdiğinden haberi yoksa, ya da Güney Afrika’da ‘basın yayın – yaprak patlatma’ el hareketi çeken siyahi şöförün aslında küfür etmediğini, ‘Trafik çok yoğun, bir an önce gidelim!’ deme derdinde olduğunu konuklarına söyleyemiyorsa, yandı gülüm keten helva.

Örneğin Uzakdoğu’da genellikle baş çok kutsal olduğundan, neredeyse hiç ellenmez, dokunulmaz. Aynı şekilde, ayak ta ‘en aşağı’ sayıldığından, başlasına doğru uzatılmaz, fazla gösterilmez. Yine buralarda birisine toplum içinde kızmak, yüksek sesle bağırmak, diğer ülkelere göre çok daha fazla onur kırıcıdır. Belki başka ülkelerde o kadar önemli bulunmayabilen ekmeğin / nimetin ayaklar altında ezilmesine, ya da yiyeceklerle (oyun) oynanmasına biz Türklerin diğer dünya insanlarından daha fazla hassas olması gibi düşünebilirsiniz.

İki yüz kadar ülkedeki kural ya da kuralsızlıkları sayacak gücüm yok ama, İskandinavya coğrafyaları, Almanya ve Fransa gibi Avrupa’nın belirli ülkeleri, Birleşik Devletler ve Kanada ve dahi Avustralya ile Yeni Zelanda’da, Japonya’da kurallar neredeyse tümüyle işlerken, Latin Akdeniz, Güney ve Orta Amerika, Ortadoğu, Orta Asya bana hep biraz kuralsız ya da kuralsızlaşmaya uygun yerler olarak görünür.

– Gezilerinizde kültür şoku yaşadığınız oldu mu?
Bizim ya da benim olmadı. Genelde kültür şokunu ben ya da geziye götürdüğüm konuklarım değil, gittiğimiz ülkelerdeki insanlar bizlerle, orada yaptıklarımızla veya yapamadıklarımızla karşılaştıklarında yaşar.

Şaka bir yana, tüm dünya gittiği yere uyum sağlamaya çalışır ya da bunu arzularken, herhalde dünya üzerinde gittiği yeri değiştirerek kendisine uydurma çabasında olan tek millet biziz diye düşünüyorum. Aksini iddia eden varsa, demek ki ben yanılıyorumdur, bu durumda sanırım otuz yıla yakın bir zamanda, başka bir ülkenin konuklarını gezdirmişim.

Gelin hayali bir örnek vereyim, siz pay biçin: Benim aziz milletimi, önümüzdeki yıllarda Jüpiter’e bile götürsem kültür şoku yaşamaz, bir kaç gün içinde o kraterlerden, romantik meteor yağmurundan ve yoğun atmosferden sıkılarak, uydulara gidip bir bakmak isteyecek, daha da sıkılırsa bir başka uzay aracı ayarlayıp, geri dönmenin yollarını arayacak ya da Jüpiter yerine Satürn’e neden gidilemediğini sorgulayacaktır. Jüpiter mutfağının ağız tadımıza uymamasından şikayet edilmesi ya da atmosferin veya tüm gezegen sokaklarının Jüpiter domuzu yağı koktuğuna inanılması da artçı kültür depremleri arasındadır. Kahvaltıda ortalma bir Jüpiter’linin nasıl olup ta beyaz peynir, siyah zeytin, domates ve hıyar söğüş yemediği de ayrı bir merak konusudur. Herkes, atomik füzyon çaydan şikayet edip, demlisini özler ve yakın bir yörüngede bir Türk restoranı olup olmadığını araştırır. Büyük bir olasılıkla komşu gezegenler bir zamanlar atalarımızın at koşturduğu yerlerdir.

Bir sonraki gece oynanacak derbi maçının yayınlarının, yoğun asit yağmuru ve elektromanyetik kalkanın olmaması nedeniyle izlenemeyecek olması da olası krizler arasındadır. Daha da ilginci, bu kültür şokunu yaşayan Jüpiter’lilerin, dünyadaki yaşam hakkında bilgi almak yerine, bir önceki gruptan öğrendikleri Galatasaray, Hasan Şaş ve Alex kelimelerini sürekli tekrarlamalarıdır.

Bu kültür şoku gezisinin son noktası ise dönüş günü öncesi Gala Yemeği’nde rakının bulunmaması ama herkesin yanında getirdiği rakıyı gizlice açması ile sona erer. Bu arada sahnede Jüpiter Filarmoni Orkestrası da, bizim ezgimiz zannederek kendilerine özgü enstrümanlarla ‘Ya Mustafa Ya Mustafa’ çalmaktadır.

Uzay aracımız, ertesi gün değişik kabinlerdeki ‘sigara alarmı’ sesleri arasında, Warp 4 hızına ulaşarak dünyaya yola koyulur. Katılımcılar inişten hemen sonra birbirlerine fotoğrafları göndermek üzere sözleşir ama gerçekleştirmezler. Yine inişten bir hafta sonra sözleşilen balıkçıya da, Jüpiter gezisine katılan 4.300 gezginden sadece 7 kişi gelir, birkaç gezegen anısı anlatılıp, erkenden evlere gidilir. Bir turizmci ile röportaj yapan yayıncı da, bir daha yurt / gezegen dışına çıkan Türk gezginlerini ilgilendiren ‘Uyulası ve Uyulamayası Kurallar’ üzerine soru sormamaya yemin eder.

– Sizce dünyada mutlaka görülmesi gereken yer neresidir?
Yurtdışına çıkan her Türk, önce İtalya ile imtihan edilir. Sonra belki Fransa ve İspanya. Uzakdoğu denince Singapur ve Tayland ilk akla gelen yerler arasındadır. Güney Afrika da artık ilk sıralara yükseliyor. New York, Miami ve Orlando da Amerika’ya ilk ayak basılan turlar arasındadır. Ben ‘İlk buralara gidilsin’ demiyorum ama genelde eğilimler bu yöndedir. Elbette ‘daha az uyum sorunu çekilen’ ülkeleri önce gezmek, kişinin gezi kültürünü yükseltir ve vizyonunu açar. Bir gezgin Daha Kapıkule’nin ötesini görmeden kendini Tanzanya’da safarinin ortasında ya da Las Vegas’ın ışıkları altında bulursa, uyum zor olacaktır.

– Dünyanın neredeyse her yerini gezdiniz, rehber olarak sizi en çok etkileyen ülke ya da şehir neresidir?
İşi dünyayı gezdirmek, tanıtmak ve sevdirmek olan bir profesyonel rehberin ‘favori yer’ gibi bir lüksü olamaz. Biz Addis Ababa ya da Güney Sudan’a da gitsek, Paris Vendôme Meydanı’nın ortasında da olsak, başlıca görevimiz, o yerleri sevdirmek, doğru tanıtmak ve o coğrafyalarda güzel zaman geçirilmesini sağlamaktır. Eğer eleştirmeye kalkarsanız, anlatacak o kadar çok ayrıntı çıkar ki karşınıza her yerde. Sizin de rahat etmediğiniz o ülkeden konuklarınızı nefret ettirmeniz çok kolaydır ama zoru başarmak gerekir. Düşünün kü karşınızdekiler, belki bir yıl, belki daha da uzunca bir süredir bu geziyi bekliyorlar. Güzel şeyler duymak, güzel yerler görmek arzusundalar. Ha, belirli bir zaman sonra, gidilen yer parlayan yüzü ile tanıtıldıktan sonra, doğru bilgileri vermek ve açılan konuları tamamlamak üzere, belki olumsuzluklardan da söz edilebilir ama ayarında olmak koşulu ile. O nedenle, beni en çok etkileyen yer, konuklarımı etkileyerek gezdirebildiğim yerdir. Tüm dünya diyebiliriz, söylemim iddialı olsa da.

– Artık az sayıda katılımcı ile, ulaşımı çok zor coğrafyalara, çok özel içerikli ve yüksek bütçeli lüks ‘Özge Ersu Gerzileri’ düzenliyorsunuz. Bu yıl nereler var programda?
Tüm gezilerimi, benim hayallerimi paylaşabilen, birbirimizin ufuklarını genişletebildiğimiz Fatih Aydın ve acentası Planet istanbul ile gerçekleştiriyorum. Bu yılı, Viyana Operaları ile açtık. Türkiye ve Avrupa’nın ünlü seslerini bir araya getirip Viyana Intercontinental’deki salonumuzda kendi özel konserlerimizi verdik, gerçekten inanılmaz dolu ve beğeni alan bir gezi oldu.

Sırada Kuzey Kutup Dairesi üzerinde Buz Otel, yaz aylarında da Baştanbaşa Lüks Kanada ve Gemi ile Alaska var. Unutmadan, Londra ve Liverpool ağırlıklı, Beatles’ın ayak izlerinde canlı konserlerin, stüdyo kayıtlarının olduğu Beatlemania, Erken İslam Rönesansı’nı anlattığım bir Endülüs, tüm Rus edebiyatını incelerken Rusya’nın görünmeyen yüzünü aydınlattığımız bir St. Petersburg – Moskova’yı da saymak isterim. Ayrıca sürpriz bir bol göllü Avrupa Coğrafyası ve Meksika – Küba da 2013 bayramlarımızı süsleyebilir. Yıl sonunda da, akıl almaz bir Hindistan ve Nepal düşünüyorum.

Seneye hayalleriniz nerelere uzanıyor?
Aslında ser veririz, sır vermeyiz. Birsonraki yılın lansmanını Kasım ve Aralık ayında yaparak gezileri açıklarız ama, Ankara ve Bitter okuyucuları için bir ayrıcalık yapayım. Bazı değişikliklerle, yine Türkiye gündemini ve sektörü etkileyecek gezilerim arasında Ateş ve Buz ülkesi İzlanda ile Grönland, şimdiye dek hiç yapılmamış bir Amerika – Kuzey California, Patagonya ve devamında Antartika, Japonya’lı bir Çin, benzersiz bir Afrika da sırada olacak. Şimdilik hayallerimizi süslemeye bunlar yeter sanırım. Sıra gerçekleştirmeye gelsin.

– Rehberlik hayatınız boyunca başınızdan geçen ilginç bir olay oldu mu? Anlatır mısınız?
Mesleğime ilk başladığım 1980’lerde, bir Profesör Doktor konuğum bana çok ilginç bir şey söylemişti.

– ‘Özge, aslında mesleğimiz aynı noktada örtüşüyor: İkimiz de, insanların duygularının en üst sınırda olduğu, en hassaslaştıkları anlarda beraberiz ve bu konumda onlarla karşı karşıyayız. Senin durumunda, onlara en çok duymak istediklerini en mutlu oldukları zamanlarda söylüyorsun. Oysa ben, en mutsuz günlerinde, hiç te duymak istemediklerini söylemekle yükümlüyüm…’

İlginç bir saptama aslında… İşte bu mutlu zamanlarda, kimi hoş, kimi acı anlarla dolu bir sürü anı ve olay birikiyor. Ben de dijital ortamda yayınlamak üzere yaklaşık elli kadar anımı derledim, bir bölümünü toparladım, yakında yayınlanacak, orada okursunuz. Bu değerli sayfalara sığmayacak kadar uzun hepsi. Belki de yalnızca başlıklarından söz etmek bazı ipuçları verebilir.

Siz hiç bir kış gecesi, sırtınızda bir ayı postu ile, Romanya’nın karlı dağlarında vahşi köpekler tarafından kovalandınız mı? Slovenya’nın çıkartıp geri sokmadığı, İtalya’nın almadığı bir sınır kapısının ortasındaki ‘No Man’s Land’ içinde kırk kişi ve bir otobüs ile mahsur kaldınız mı? Ya da bir tren geçidine çarptığınız için şöförlerle birlikte bir Pazar günü Eski Yugoslavya’nın bir ilkokulunda yargılandınız mı?

Bunun yanısıra, Atatürk’ümüzün manevi oğlunun gezimdeki vefatından, uyduruk sallar ve takozlar üzerinden otobüsümüzü Tuna Nehri üzerinden geçirdiğimiz sabahlara kadar, bazen kendim yazarken bile inanmakta zorlandığım öylesine ilginç anlar var ki… Bu başlıklarla yetinelim isterseniz şimdilik.

– Mesleğenizin en zor ve en keyifli yanları nelerdir?
Zor yanlarını saymak istersem, o kadar fazla ki. Ama işte bizim meslek tatminimiz ve başarı düzeyimiz, bunların üstesinden gelebilme derecelerimize bağlı. Tüm zorluklar, bizi yıldırmak yerine deneyimlerimizi zorluyor ve bize bir şeyler katıyor diye düşünürüm. Bir sorun anında beş hamle ötesini hesap etmeli, ışık hızında düşünmeli ve seri olarak hareket etmelisiniz. Yoksa ‘diğerleri’ ve ‘ortanın altı’ olmanız kaçınılmaz.

Kırk kişilik bir grupta, yurtdışı gibi herkesin sizin yönetimizde mutlu ya da mutsuz olabileceği hassas bir durumda, köşklerde mürebbiye ellerinde ipek zıbınlarla büyümüş sosyetik bir hanımefendiyi, Anadolu’nun bağrından kopup gelmiş çiftçi amca ile kaynaştırabiliyor, bir aile ortamı ve ortak yaşanmışlık paydaları çıkartabiliyorsanız, bu zoru başarmışsınız demektir.

En güzel yanı ise, yirmi beş sene sonra bile, sonrasında onlarca gezi yapan ve tur yöneticisi ile tanışan dostlarımın beni ismimle, paylaştığımız güzelliklerin tüm ayrıntıları ile anımsıyor olması. Ya da sıklıkla geziye çıkan birinin, son dakika elinizi tutup, on yıllardır böyle bir deneyim yaşamadığını içtenlikle söylemesi. Veya isminizi yeni tanıştığınız gezginlerle olan ortak dostlarınız yolu ile duymanız. Bizim işimizde daha keyifli ne olabilir ki?

Bence işimin en güzel bölümü, ektiğimizi hemen biçebilmemiz. Çiftçi iseniz hasadı, otelci iseniz gelecek sezonu, öğretmenseniz on yılları beklersiniz. Biz ise, dönüşte bant başında en son konuğumuzun en son valizinin çıkmasını bekliyor, teşekkür ve iyi dilekleri alarak perdemizi kapatıyoruz. Nokta.

– Türkiye’nin turizm potansiyelini daha da artırmak için sizce öncelikli olarak neler yapılmalı?
Bir uluslararası danışmanlık şirketinin iki baş danışmanı-uzmanı varmış. Birinin tahminleri %60-65 tutarken, diğerinin isabet payı ise sadece %5’miş. Global krizde, şirket yüksek maaşları ödemekte zorlanınca, ikisinden birini işten çıkartmak zorunda kalmış. Sizce hangisini?

1950-1980’ler arasında yediğimiz bitirdiğimiz şehir ve ülke dokusu geri gelmez artık. Doğa da. Belki daha az çimento sıvamalı binlerce yıllık eserlere. Çok zeki olmanın gerekmediği kısır ‘insan boyutunda şehir’ tartışmalarımızı Eskişehir’den de öteye taşımalı… Okyanusun ortasında haritada yerini bulamayacağınız adalara aynı anda 4.000’er kişilik beş gemi aynı anda demir atarken, siz hiç İstanbul Salıpazarı’na gemi ile yanaştınız mı? O manzarayı ‘yukarıdan’ gördünüz mü? Ayasofya’ya en son ne zaman gittiniz? Göreme içinde başka gruplara çarpmadan dolaşabildiniz mi son sıralarda? Kariye’de tuvalet aradınız mı grubunuza? ‘Hiçbir Şey Dahil Değil’ sistemine ne dersiniz? Ya da turiste gösterdiğimiz saygının yüzde birini birbirimize göstermeye?

Sorunuzu tümüyle ‘copy-paste’ ile yanıtlayayım: Türkiye’nin turizm potansiyelini daha da artırmak için bence öncelikli olarak şu anda neler yapılıyorsa, onlar yapılmamalı. Tersine gidilmeli. Çok mu keskin bir yorum oldu?

Herneyse… Umarım dünyanın çok değişik bir coğrafyasında, okuyucularımızla buluşup unutulmaz anlara, anılara imza atabiliriz.

– Bu güzel röportaj için çok teşekkür ederiz. Tekrar bu sayfalarda sizinle buluşabilmek dileği ile.
ben de teşekkür ederim. Sevgili Bitterseverlerle belki güzel bir gezide bir arada oluruz.

3 Yorum

  • Hakan Altuğ 20 Şubat 2013 - 17:43 Reply

    Türkiye’nin en iyi tur rehberleri arasında ifadeniz yanlış olmuş.

    Özge Ersu için ‘En İyi Tur Rehberi’ demeniz gerekirdi!
    Sevgiler…

  • Selda Cavcav 20 Şubat 2013 - 18:11 Reply

    Ankara’nın prestijli Lifestyle dergisi Bitter’in sizin gibi bilge ve gezgin bir müzisyenle roportaj yapması bir Ankaralı olarak beni çok mutlu etti. Böylece İstanbullu dostlarınızı kıskanmaktandan kurtulmuş oldum.

    Sizi anlatmaya yetmez bence dergi sayfaları ama, keyifle Okudum. Enerjiniz ve bizlerle paylaşımınız hiç bitmesin.

    Sevgiler

  • Süley Özden 20 Şubat 2013 - 18:47 Reply

    Özge Ersu ile ilk gezim 1992 yılında idi. Bir müzisyen olarak baktığımda, bu gezide Özge Ersu’nun gezimizin rotası ile müziği buluşturması o kadar hoş ve inanılmazdı ki ‘Rüya mı gerçek mi, Türkiye’de böyle geziler yapılabiliyor mu?’ diye hayret etmiştim. Bu röportajı okurken o yılları anımsadım.

    İşte en iyi olmanın sırrı çalışmak ve farklı olmak!

  • YORUM YAP