BEŞİ BEŞ KURUŞTAN BEŞ BİN PREZERVATİF KAÇ KURUŞ EDER?

1 • 4 Ağustos 2011 • ANILAR • 5.985 GÖRÜNTÜLEME

1997
Havana Vieja · Küba

Doksanlı yılların sonlarında Küba Türk turizmine bomba gibi düşmüştü. Daha acentalar tarafından yeni keşfediliyor olması, o sıralar Fidel Castro henüz görevi bırakmadığından bozulmamış yerel özellikleri, bakımsız ama orijinal şehir dokusu, günlük yaşamın ucuzluğu ve güzellikleri ile ün salmış alımlı hanımları ile özellikle bekâr gezginlerin gözdesi idi. Biz her ne kadar bu kendi güzel, ruhu güzel adaya coğrafyasını, müziğini, keşifler yüzyılındaki önemini ve devrimi anlatmaya gitsek de  bazı katılımcıların aklı fikri, özellikle güneşin batması ile kırmızı noktalı içeriğe yoğunlaşmaya başlardı. 

Türkiye’nin büyük kuruluşlarından biri ile ‘yalnızca bekârlardan ve gönüllü bekârlardan’ oluşan yaklaşık yüz on kişilik bir grup ile bizim kışımıza denk gelen zamanda, Küba’nın en güzel aylarından birinde rehberliğini yapacağım harika bir tatilde yollarımız kesişti. Her ne kadar gezi ve tatil amaçlı bir program olsa da, başıma gelebilecek olası sıkıntıları bildiğimden, bu tür grupları onaylamadan önce hem seyahat acentesi, hem de şirket yöneticileri ile kesin olarak konuşurdum :

– ‘Bakın, sabahın erken saatlerinden akşam yemeği bitene kadar, size en üst düzeyde rehberlik hizmetimi veririm. Daha sonraki gece maçlarına, içine akılan akşam alemlerine karışmam… Bu tür konuları sevmem, bilmem, bilsem de bilmemeyi yeğlerim, beceremem ve uğraşmam, uğraşamam!  Yol yakınken ya beni değiştirin, ya da beklentilerinizi… Hiç olmadı, bu saatlerde gruba yardımcı olabilecek bir asistan bulun bir yerlerden!’

Benden vazgeçemediklerinden ötürü ültimatomumu kabul etmişlerdi… El sıkıştık. Genelde ya Madrid aktarması ile Iberia, ya Amsterdam pineklemesi ile Schipol’den (‘Skipol’ okunur, ‘Şipol’ değil) Kağ El Em ile, ya da saatler süren Paris aktarması ile dünya durdukça başımızdan eksilmeyesice, yolcularına olan ‘aşırı nezaketi ve alçak gönüllülüğü‘ (!) ile gönlümüzde her daim taht kurmuş olan Air France’ın İstanbul – Charles de Gaulle Paris – Havana rotası üzerinden varırdık Havana’ya. Piyango, bu gezide Air France’a vurmuştu. Paris’e kadar olaysız geldik. Uçuş erken olduğundan zaten çoğumuz uyumuştu. Ama uyumayan, uyumadığı gibi içi içini yiyen şirketin en üst düzey yetkilisi, inişten hemen önce yanıma geldi.

– ‘Özge, biliyorsun bunlar bekâr adamlar. Genç ve hızlı çocuklar… Yabancı dilleri de az. Sağlık dahil her konuda bizlere emanet hepsi. Şimdi giderler, kaptırıverirler kendilerini Kübalı güzel hanımlara… Biz Türkiye’den çıkmadan düşünemedik gece maçları için koruyucu bir hazırlık yapmayı ve dağıtmayı. Olmazdı da zaten. Havana’da buluruz, değil mi? Sen iner inmez bir eczaneye koşup hallediverir misin lütfen?..’

İsmi bende saklı kurumsal şirketin yine ismi bende saklı düşünceli üst düzey yöneticisi, X Bey diyelim, daha önce Küba’ya hiç gitmemişti ve oradaki koşulları hiç bilmiyordu.

– ‘Vallahi, Mistıriks Bey… Orada bırakın prezervatifi, naylon poşet bile bulmak zordur. Keşke önceden halletseydiniz!’

– ‘Hay Allah! Ne yapacağız? Başka nereden alınabilir? Ne yapılabilir?’

Bu meslekte, ‘olanaksız’ diye bir kelimenin neredeyse olmadığını öğrenmiştik. Saniyesinde yanıt verdim:

– ‘Tek şansımız Charles de Gaulle Havaalanı… Aktarma süresi uygun. Sizin çok girişli Schengen vizeniz yok, transit terminal dışına çıkamazsınız. B ve D Terminalleri’ni birleştiren alt pasajda bir eczane var, bende Fransız Pasaportu olduğundan bir çıkıp bakarım. Kaç tane alayım?

– ‘Hımmm. Grup yüz on kişi. Bunlar genç çocuklar. Günde beş adet kullansalar, sekiz gün buradayız, kişibaşı kırk adet yapar. Çarp yüz on ile, dört bin dört yüz adet eder. O rakamlara yakın alıver, masrafını bize yazıver…’

–  ‘Adıbendesaklı Mistıriks Bey! Dört bin dört yüz adet? Savaşa gitmiyoruz. Bence çok daha az alsak? Ülkeye bile sokamayız bunları toplu halde. İthalata girer!’

– ‘Yok yok, sen al, alanda dağıtırız herkese, olur biter…’

Ben de hazır yakalamışım böyle bir olay, hafif hafif keyfini çıkartmaya bakıyorum :

– ‘Dört bin dört yüz adet! Eminiz değil mi? Ne boy olsun? Çilekli? Pütürlü?’

– ‘Yahu, ne bulursan topla gel işte…’

Neyse. Uçağımız indi, terminaller arası transferi yaptık. Modern F Terminali’ni teğet geçtiğimizden, grubum o zamanlar oldukça eskimiş olan dar ve uzun B Terminali’nin sadece her iki ucunda bulunan küçücük iki cafeye dağıldı. Yaklaşık 3-4 saat zamanımız var. Koydum Frenkistan pasaportumu cebime, İstanbul’dan verilmiş olan Paris – Havana biniş kartı da içinde, kapıdaki polise Fransızca ‘Bir arkadaşa bakıp çıkacağım hemen, jövudğevuğaröami’ diyerek indim eczaneye…

Önümdeki bir kaç kişi var. Sıramı beklerken çaktırmadan kasanın yanındaki prezervatif kutularını kesiyorum. Bize yetip yetmeyeceğini hesaplamaya çalışıyorum. Oldukça fazla yığmışlar, rahatladım ama biraz daha yaklaşınca, bunların değişik aromalı boğaz pastilleri olduğunu gördüm. Dikkat etmeden aldığımı düşünsenize? Kullanmak isteyen alıp açtığında, boğaz pastili… Neremize süreceğiz? Neyse, kafam periskop, adeta eylem yapmaya hazırlanan canlı bir bomba gibi çaktırmadan sağa sola leylek leylek bakıyorum…

Sonunda cam kenarındaki vitrine yakın bir yerde aradığımı buldum. Ufacık, sigara paketinin yarısı kadar, kırmızı siyah bir kutucuk, içi dolu turşucuk. İçimden, pakette kaç tane olabileceğini kestirmeye çalışıyorum. Önümdeki kalabalık azaldı, biraz daha yaklaşınca kutu üzerindeki yazılar bile okunmaya başladı :

‘On iki adet ince prezervatif. Pütürsüz, haznesiz (yeni nesil eski sözlüklere baksın), Dimentikon Silikon Yağı (cahil nesil tıp sözlüklerine baksın) ile kayganlaştırılmış…’ Prezervatif değil, adeta uzay mekiği yapmış adamlar…

On iki adet, kaygan yüzeyli, haznesiz, dimetikon ile yağlanmış ince has Fransız prezervatifi

Ayrıca koskoca bir ‘Özel Fiyat’ damgası var, demek ki indirimli… Kırk Frank… Kırk Fransız Frangı. Euro ile büyümüş kuşaklar kadar genç olmayanlar anımsar güzel bir kahvenin iki Frank olduğu zamanları… Yani bir kutu prezervatif almazsan, yaklaşık yirmi kahve içebiliyorsun ama elma ile armut toplanmıyor işte…

Hemen hızlı bir hesap yapıyorum. Bir kutuda on iki tane varsa, böl dört bin dört yüzü on ikiye, yaklaşık üç yüz  yetmiş kutu yapar. Üç yüz yetmiş kutu! Bunu isteyeceğim adamdan… Bir de kaba hesap yaptım, Kırk Frank çarpı üç yüz yetmiş kutu eder on dört bin sekiz yüz… Yok… Olamaz, sıfır hatası yaptım herhalde, bin dört yüz seksen mi acaba? Hadi bir kez daha düşün:

Dörtkereyediyirmisekizeldevarikiüçkeredörtonikiikidahaondörtyaparyüzkırksekizikisıfırkoyyanına…

Evet! Yazı ile yalnızondörtbinsekizyüz!.. Yani, geçim durumu iyi bir Fransız’ın yaklaşık üç aylık maaşı! Işık hızında düşünüyorum: Ya ismibendesaklıkalasıca müdür efendi Mistıriks Bey “Ohooo, bu kadar pahalı olduğunu söyleseydin, almazdık! İnsan bir telefon edip sorardı!” diye beni paylarsa?

Burada, cümle içindeki ‘insan’ ben olduğumdan hemen insanca sarıldım telefona, aradım, heyecanla insani maliyet hesaplarını anlatıyorum…  Mistıriks Bey bana ‘daha insanca’ bir insanlık dersi verdi:

– ‘Özge’ciğim, bizim konuklarımızın sağlığı o söylediğin rakamlardan daha önemlidir. Sen söyleneni yap, hesabımıza yaz, kısa kes, ‘Aydın Abası’ yap, uzatma!’ dedi ve sonra hat koptu. Bende de küçük kopmalar başladı.

Herkes bana bakıyor eczanede. Ne de olsa görgü kurallarını unutmuş heyecanlı bir yabancı, Şarkî dillerden biri ile cep telefonunda neredeyse bağırarak konuşuyor. Usulca koydum takoz büyüklüğündeki ‘cep’ telefonumu cebime, diğer ceplerimdeki parayı hesaplamaya çalışıyorum. Kredi kartım var ama ne kadarına yeter ki? Üstelik Nice’te evden bir çıktım mı, bir kaç gezi gerçekleştirip, haftalar sonra dönüyorum, genelde banka ekstreleri ben eve varmadan ulaşmış oluyor. Düşünüyorum da, Fransız eşime de kesin talimatım vardır, ‘Bana gelen ne varsa, özel veya resmi mektup, belge, açıp okuyabilirsin, önemli bir şey varsa atlamayalım’ diye…

Genelde kredi kartı ile para harcamayı pek sevmezdim o zamanlar, o nedenle eşim küçük rakamları ödemeye alışkındır ama yine de düşünmeden edemiyorum senaryoyu: Banka ekstresinin zarfını açıyor, önce toplam tutara bakıyor:  ‘On dört bin sekiz yüz Frank’… Büyümüş gözleri ile ‘Ne ola ki bu?’ diyerek açıklamalara göz gezdiriyor:

Charles de Gaulle Havaalanı Merkez Eczanesi – Paris
Üç yüz yetmiş  kutu / Dört Bin Dört Yüz Kırk adet Dimentikonlu prezervatif bedeli…’

‘Olmazsa direk avukatımı ararım, boşanma işlemleri kolay olur’ diye geçiriyorum içimden: ‘Çocukları yırt veya yak, mektupları paylaşalım…’

Sahne iki : Yer acentenin muhasebe odası. Konu hesap kesme… Çekim bir.

Operasyon Müdürü: – ‘Eee, ne harcadın bakalım? Geriye para gettin mi?’

Özge: – ‘Ehem… Yaklaşık beş milyar (eski Türk Lirası ile) ekstra prezervatif masrafımız var!’

Operasyon Müdürü: – ‘Anlamadım?’

Özge: – ‘Ben de…’

Özge Efendi! Hadi dört bin Frenk gaymesi ödedin karttan, geriye kalan onbin nasıl olacak? Neyse ki yanımda grubun içecekleri, diğer masrafları ve ‘olası, önceden öngörülemeyen ekstra harcamaları’ için bol avans var ‘Dolares Amerikanos’ olarak. Bundan daha ‘olası bir ekstra harcama’ olabilir mi zaten? Artık oraya gittiğimizde de musluk suyu içeriz. Ama ne yazık ki Fransız eczane de üzerinde Abraham Lincoln olan yeşil banknot kabul etmeyeceğinden, o sıkışıklıkta bir kaç bin doları Fransız parasına çevirip geri gelmem gerekiyor. Zaman da parmaklarımın arasından ince çöl kumu gibi sızıp gidiyor usulca… Yahu bir dur! Adamlardan o kadar ‘mal’ çıktı da, teslim aldın da, ödemesi mi kaldı düşünecek?

Tam ben bu ‘beşibeşkuruştanbeşyumurtakaçkuruş’ hesaplarını bitirmiş, kolejden kalma tozlu ‘dörtbuçuktan beş’ geometri bilgilerim ile bu kez hacim konusuna, yani o kadar paketin kaç büyük naylon poşete sığabileceğine dalmışken, gelemeyesice sıra çabuk geldi. Terminale geri dönüp ‘Yokmuş ellerinde’ demek kolay gözüküyor ama, bu sefer Havana’da bir icatlar ansiklopedisi çıkacak başıma, her şey daha da zor olacak, bunlar adamı Meksika’ya bile gönderirler ‘Prezervatiften Sorumlu Devlet Bakanı’ olarak, en iyisi yol yakınken halledeyim, bitsin gitsin diye düşünüyorum.

Bende o zamanlar Fransızca ‘yere yatırıp beline balta ile vurduğum’ bir düzeyde. Kafamda kurmuşum hangi güzel kelimeler seçmem gerektiğini ve tasarlamışım diyeceklerimi, neden bu kadar istediğimi sorarlarsa diye. Aslında neden açıklama yapayım ki?

– ‘Sanane, ver işte. Hatta sarma, burada yiyeceğim!’

Siz okuyucularımı fazla sıkmamak için bundan sonra sevgili eczane kalfası ve sevgili eczane sahibini de Türkçe konuşturayım da olaylar akıversin hızlıca…

– ‘Bonjuuuğr…’

Her ne kadar Fransızcam sular seller gibi değilse de, hiç olmazsa boğazı sıkılmışken ‘r’ harfini söyleyebilen dilologlar kadar başarılıyım. Demek ki en azından bu kelimeyi aksansız söyleyebiliyormuşum.

– ‘Şimdi isteyeceğim ürün ve toplam miktarı size biraz fazla görünecek ama, bu bir kamera şakası değil, gerçekten gerekiyor ve parası da bakın elimde hazır!’

Adamcağız şaka zannetmesin ve konu uzamasın diye, bir deste dolar çıkarmışım, üzerine de Gold kredi kartımı koymuşum… Eczacı, içinden ‘Biz bu meslekte neler gördük, bizi artık hiç bir şey şaşırtamaz’ edası ile küçümseyen gözlerle bana bakıp, ‘Keeeskövuvulee sivuğpleğ? diye inleyerek ne istediğimi soruyor.

– ‘Üç yüz yetmiş kutu prezervatif almak istiyorum. Medium… Orta Boy. Sade…’

O anda sesim biraz yüksek çıkmış olmalı ki, işini bitirip kapıdan çıkmak üzere olan müşteri durdu, başını geriye çevirdi. Arkamdakiler konuşmayı bırakıverdi. Yukarıda floresan ışığın çevresinde dönüp duran kara sinek birdenbire duvara attı kendini, vızıldamayı bıraktı. Soğutucular sustu, anonslara ara verildi, uçaklar gaz kesip sessizleşti, tüm havaalanı tek kulak olup bizi dinlemeye başladı:

– ‘Hımmm. Biraz fazla değil mi? Prezervatif? Üç yüz yetmiş dediniz, değil mi?’

– ‘Ehem… İvit. Üç yüz yetmiş. Şeyin şeyini şey edecektik de…’

Sevgili eczacıbaşı ince okuma gözlüklerinin üzerinden bir süre bana baktı ve arka tarafa doğru yürüyerek gözden kayboldu. Ben de o arada kasanın önüne koyduğum paraları ve kredi kartımı çantama attım. Sineğe bir kaş göz ettim, yeniden uçmaya başladı,. İşi biten müşteri de kapı dışına çıktı. Uçaklara haber saldım her şey eski temposuna döner gibi oldu. Anonsları yeniden başlattım ve biraz rahatladım.

Geri dönen ‘Mösyö’nün elinde yaklaşık otuz kadar paket vardı.

‘Buyurun, üç yüz yetmiş küsur prezervatif…’

– ‘İfinim, adet demedim, paket dedim! Üç-yüz-yet-miş pa-ket… Yani yaklaşık dört – beş bin “tane!..’

– ‘Pa?.. Paket mi? Yani bunun gibi otuz değil, üç yüz yetmiş paket mi? Afrika’ya bağış kampanyanız mı var?’

– ‘Ehh. Gibi…’

Şaka yapmadığımı anlaması, daha doğrusu benim anlatabilmem çok uzun sürdü.  ince gözlüğünün üstünden şüpheli bakışlarla bana bakmayı sürdürürken, gözleri de belki gerçekten bir kamera arıyordu, bir kamera şakasına kurban olup olmadığını anlamak için.

– ‘Siz yeteri kadar bulmaya çalışırken ben de paramı Fransız Frangına çevireyim’ diyerek, pasaportumu bıraktım adama, garanti olsun diye. Üç dakika sonra da geri dönüp ‘Pasaportum olmadan para değiştirmiyorlar’ diyerek üzerime yapışmış şüphe çıtasını iyice yükselttim, bıraktığım pasaportu alıp çıktım, parayı hızla bozdurup geri döndüm ve yaklaşık bir kırk dakika daha bekledim. Eczane vitrinindeki tüm sağlıklı yaşam jellerini, diş macunlarını ve Scholl terliklerinin yerleşimini iyice ezberledim. O sırada gelen giden müşterilerin dış görünüşlerinden hangi dertleri olduğunu tahmin edip, kasa önüne geldiklerinde istedikleri ile örtüştürmeye çalıştım. Kendimce tıp biliminde çığır açabilecek yeni bir konsültasyon sistemi geliştirirken, diğer taraftan da geziye çıkmadan önce ‘Yahu, koskoca beş aktarma saati, havaalanında nasıl geçecek?’ diye düşünüyordum, oysa şimdi geç bile kalmaya başlamıştım.

Saat bir diyabetiği iki mide kazıntısı geçe depodan dönen genç bir çocuk kan ter içinde, oflaya puflaya koskoca bir kartonu sürükleyerek eczaneden içeri soktu. İçerideki müşteri kadrosu tümüyle yenilendiğinden, mahçup olma ufkum da genişlemişti bu yeni yüzlere karşı.

Sıra bana geldiğinde kartonu açtık, saymaya başladık paketleri, kolaylık olsun diye önce onlu kuleler yaptık, diktik. Sayma işi uzayacağından, kalfa kuleleri yirmili yapmak istedi, hepsi devrildi, tekrar onluya döndük. Arkamızda yine sıra oluşmaya başlamıştı.

‘On, yirmi, elli, yüz… İki yüz, üç yüz, üç yüz elli… Üç yüz yetmiş…’ Masanın üzeri tepeleme dolmuştu. ‘Boş ve sıkıştırılmış’ hali ile bile tüm prezervatifler toplam dört büyük dev poşete sığabildi. Plastik poşetleri de, akıllıyım ya, yırtılmasın, dağılmasın diye bilgiç ve babacan mahalle bakkalı havalarında ‘çift kağıtlı’ yapmıştım.

Kredi kartımı kullanmayıp, yaklaşık nakit on dört bin Fransız Frangını ödedim. İkişer poşeti aldım ellerime, sıkıca tuttum. Üstlerine paket kağıdı koymuştum görülmesin diye, kasa fişini de cebime atıp, pasaport ve biniş kartlarımı dişlerimin arasına sıkıştırarak Versi-voku-vösyö’ diyerek (yazar kahramanımız burada ese efekti yapıyor), kendimi dışarı attım. Demek ki diş arasında pasaport olunca, ‘b’ ve ‘m’ harfleri de udakları kapamayı gerektirdiğinden, Fransızca ‘Merci becaup, Monsieur’ çıkmıyormuş ağızdan istendiği gibi…

‘Versi voku’ bir halde gidiş salonuna yeniden giriş yaptım pasaport kontrolünden geçerek. Dertlerim bitti zannederken, hiç ummadığım bir engel çıktı karşıma:

Simsiyah ağzı, dışarı sarkmış dili ve sallanan gri dişleri ile X-Ray, yani rontgen, yani güvenlik cihazı iştahla beni bekliyordu. Yanlarında da iki güvenlik görevlisi ve bir polis…

‘Versi voku’ ezikliği ile önce kemerimi, siyah bir kutu içine kütük cep telefonumu ve çantamı, sonra da mecburen poşetleri -ama en azından dik olarak- sonsuza doğru akıp giden siyah banda koydum, hızlı adımlarla derenin karşı tarafına geçip, gelenleri toplamaya başladım.

Sırası ile önce kemer, siyah bir kutu içinde cep telefonu ve çanta geldi, bir kaç saniye sonra da poşetler… Çıkmalıydı… Çıkmadı..

Aslırlar kadar uzun süren bir saniye daha sonra, sallanan gri dişerin arasından önce kırmızı siyah tek (ama gerçekten tek) bir kutu belirdi. Hemen aldım. Sonra dört beş tane daha geldi, sonra onlarcası. Ellerim dolmuştu… Poşetten haber yoktu ama içerilerde bir yere takılmış yırtılmakta olan naylon hışırtısı kulağıma kadar gelmeye başlamıştı. Daha da sonra, artık karşı konulmaz bir çağlayan gibi tüm paketler teker teker yere dökülmeye başladılar. Ayağımın içi ile, kısa pas yaparcasına düşen kutuları önümde bir araya öbek öbek toplamaya çalışıyordum.

Sonunda, görevlilerden biri gözleri sonuna dek açılmış halde şeridi durdurmayı akıl etti, yanıma geldi ve:

– ‘Meeğğ, se kuasaaaağ?’ diye bağırdı…

‘Nediğ bunlaaaağ?’ diye soruyordu. Diğer görevli de şeridi geri çalıştırmış, her nasılsa cihaza ilk içeri girişte devrilmemeyi başaran ikinci poşeti de diğer yönde devirmeyi becermiş, şimdi bizim kutu kutu pense prezervatif kutuları benim arkada bıraktığım taraftan sırada bekleyenlerin ayaklarına dökülmeye başlamıştı.

‘Meslek yaşamımda her şeyi gördüm, yaşadım’ diyecek olan güvenlik görevlisi, emekli olduğunda büyük bir olasılıkla torunlarına, bir gün bir güvenlik taramasında rontgen cihazının her iki ucundan prezervatif kutuları fışkırdığını anlatacak, ufaklıklar da Dede, biraz fazla sallamadın mı?’ diye kendisi ile dalga geçeceklerdi. Oysa müstakbel dede o gün o saat o dakikada torununa hikaye değil, elinde tuttuğu kutuları sallıyordu bana…

Hızla yanıt verdim: ‘Türkiye’den almamışlar, aktarmada tek pasaport bende idi, çıktım aldım, vallahi dağıtacağım şimdi…’

Bana ve size anlamlı gelen cümle, yirmi sene sonra emekli olacak görevliye elbette bir şey ifade etmemişti.

Derin bir nefes aldım… Kendimden emin bir yüz ifadesi, sakin ses tonu, Sorbonne Üniversitesi Frenk Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden ödüllü yüksek Fransızcam ile önce boğazımı temizleyip, anlatmaya başladım :

‘Bakınız… Her şey, şirket müdürümüz adıbendesaklı Mistıriks Bey’in Küba ve konukları için Türkiye’den hazırlık yapmadığını uçakta hatırlaması ile başladı. ‘Her türlü’ gereksinimi karşılanan yüz on konuğumuz ile Havana’ya gidiyoruz ve şu anda iç terminaldeler. Ben de, gittiğimizde bulamayabileceğimiz için, bu aktarma sırasında gittim bu prezervatifleri aldım. Sonuçta sağlık bu. Şimdi izin verirseniz, kırk metre sonra sola dönünce göreceğimiz cafe’de beni bekliyorlar, gidip dağıtacağım…’

Biraz daha aydınlatıcı bir açıklama olduğundan, donuk bakışlarla beni süzmeye devam etseler de, güvenlik görevlileri makinenin içinde sıkışmış poşetleri kurtardılar önce… Hâlâ içleri yarı yarıya dolu idi. Diğer tarafa düşmüş olanları içlerine doldurup bana teslim ettiler.  Benim taraftakileri de boncuk boncuk terlememe karşın ben topladım, sanırım eksiksiz olarak hepsi tekrar bana iade edildi. İkişer poşetten dörtlü cephanaler yine hazırdı ama bu kez üzerileri kağıtla kapalı değildi.

Görevli polis yine de pek emin olamamıştı durumdan. Yerinden kalktı ve ‘Ben de size eşlik edeyim. Bakalım kimmiş şu yüz on arkadaşınız, görelim?’ diyerek yanıma geldi.

Bir başka ‘Versi Voku’ töreni ile arkamızdakilerin şaşkın bakışları arasında kontrol noktasını terk ettik ve terminalden içeri girdik. Kapıya çağırılmamıza dakikalar kala artık cafede beklemekten sıkılmış üç yüz Spart… Pardon. yüz on ‘arkadaşımızın’ yanına vardık polis eşliğinde…

Bundan sonraki dakikayı herhalde aynı yerde yan masada oturan kendi halindeki bir Honduraslı turist gözü ile izlemek daha ilginç:

‘Ağzına pasaport sıkıştırmış ve boncuk boncuk terlemiş kokartlı bir görevli, ki bu ben oluyorum, yanında Fransız Polisi, ki bu da müstakbel dedemiz oluyor, cafeden içeri giriyor… Yüz on olmasa da, gelin yarısından biraz fazla diyelim (diğerleri savaş öncesi hazırlıklar için terminalin diğer bölgelerine dağılmış durumda), garip bir dil konuşan elli küsur kişilik bekârlar ordusu aniden ayaklanıp, sevinç gösterileri, alkış ve ıslıklar eşliğinde dört adet tepeleme dolu poşete üşüşüyor ve ‘Abi bana üç paket yetmez, dört alayım, beş yetmez, dokuz olsun’, ‘Hımmm, bir kahvaltıdan önce aç karna, üç sabah desen, beş te gece, bana on bir paket ver’ diyerek kırmızı siyah paketleri kapışıveriyor…’

Ağzına pasaport sıkıştırmış ve boncuk boncuk terlemiş bu kokartlı görevlinin üzerinden büyük yük kalkarken, Fransız Polisi de olanı biteni izliyor şaşkınlıkla…

Evet. Biz Honduraslı turisti orada gözleri sonuna kadar açılmış halde bırakalım. Bazı arkadaşlarımız da, herhalde kalite kontrolü için paketleri yırtıp ‘random check’ kalite kontrolü yaparak içini açtığından sahne daha da ilginç bir hale gelmişti ki tam o sırada ‘Paris’ten gelip Havana istikametine devam eden sayın Eğrfğans yolcuları’ anonsu imdadımıza yetişti.

Uçağa bindiğimde yaslandım arkama. ‘Bir kaç on yıl sonra anılarımda yazarım herhalde’ diye kendi kendime mırıldanıp gözlerimi kapattım usulca, her ayrıntıyı beynime yerleştirmeye çalışarak. ‘Son paragrafı, uçağa girmemle bağlarım’ diye düşünmüştüm.

Ama heyhat! Kader ağlarını örmeye devam ediyorudu. Alanda bizden üçer beşer paket kapışanlar, yarı gizli yarı açık, gezinin ortalarına doğru, ‘Hocam al, biz çok kullanmadık’, “Fazla almışız, ziyan olmasın’, ‘Başka gezilerde de dağıtırsın’ gibi yüreğimizi sızlatan insani söylemlerle bana kutuları iade etmeye başlamışlardı.

Türkiye’ye dönüş öncesi son günlerde oteldeki odamda, adeta kaderi bana yapışmak üzere çizilmiş yüzlerce prezervatif, yine başka iki poşetin içerisine girmeye başlamıştı.

Tanıdığım Küba’lı doktorlara, Habana Tryp Otel resepsiyonundaki arkadaşlarımıza, sağa sola dağıta dağıta zor bitirdim cephaneyi. Aslında bitiremedim, üç beş paketi de valizime attım…

Tarih tekrar edermiş… Geri dönüp, yorgun argın eve vardığımda, eşim kirli çamaşırlarımı valizimden alırken bu üç beş paketi görüp yanıma geldi ve Fransız güvenlik görevlisi ile aynı kelimelerini kullanarak

– ‘Meeğğ, se kuasaaaağ?’

diye bağırdı… ‘Nediğ bunlaaaağ?” diye soruyordu… Hızla yanıt verdim : ‘Yahu, Türkiye’den almamışlar, aktarmada tek pasaport bende idi, çıktım aldım, vallahi dağıtmıştım, bunlar kaldı…’

Bana ve size anlamlı gelen bu cümle, yirmi sene sonra emekli olacak ve torunlarına anılarını anlatacak olan eşime bir şey ifade etmemişti.

Derin bir nefes aldım… Kendimden emin bir yüz ifadesi, sakin ses tonu, Sorbonne Üniversitesi Frenk Dilleri ve Edebiyatları Bölümü’nden ödüllü yüksek Fransızcam ile önce boğazımı temizleyip, anlatmaya başladım :

– ‘Bak Hanım… Her şey bir şirket müdürü adıbendesaklı Mistıriks Bey’in Türkiye’den Küba’ya giderken bazı hazırlıkları yapmadığını uçakta hatırlaması ile başladı…’

25 Yorum

  • Alp Durmuş 4 Ekim 2011 - 19:19 Reply

    Döktürmüşsün Üstad!

    • ozgeersu 5 Kasım 2011 - 00:28 Reply

      Sağolasın Sevgili Alp… Geldi mi sırası, yazıveriyoruz işte!

  • Esin Sinanoğlu 6 Ekim 2011 - 16:56 Reply

    Özge Bey,

    Üslubunuz tek kelimeyle harika. Sizde anı çoktur,devamını bekliyoruz.
    İyi çalışmalar dilerim.

    • ozgeersu 5 Kasım 2011 - 00:32 Reply

      Sevgili Sinanoğlu,

      Tam elli anı hazırladım, yavaş yavaş geliyor hepsi.

      Selam ve Sevgiler

  • Meltem Ozden Dillioğlugil 6 Aralık 2011 - 12:39 Reply

    On sekiz yıl öncesini hatırladım Özge…

    Ağzım kulaklarımda sonuna kadar okudum. Mizah gücünden ve neşenden hiç bir şey kaybetmemişsin. Emel Hoca’ya da okuması icin ileteceğim.
    Esen kal…

    • ozgeersu 20 Ağustos 2017 - 10:47 Reply

      Sevgili Meltem,

      Acı tatlı neler geçmişti başımızdan… Emel Hoca da bir kaç yıl önce aramızdan ayrıldı ne yazık ki, biliyorsundur.

  • Ayça Şeker 23 Mart 2012 - 06:37 Reply

    Ancak fıkralarda olabilecek bir hikaye. Kahkahalarla okudum.

    • ozgeersu 30 Nisan 2012 - 00:43 Reply

      Ayça Hanım,

      Daha neler var bilseniz. Bu anılar, buzdağının görünen bölümü. Keyifli okumalar…

    • ozgeersu 20 Ağustos 2017 - 10:48 Reply

      Ayça Hanım,

      Anılar kitabım çıktığında gözlerinize ve kulaklarınıza inanamayacaksınız, bu bir şey değil.

  • Ersin Akbaba 22 Nisan 2012 - 23:02 Reply

    Çok güzel anılar Özge Bey, siz yaşlanmazsınız…

    • ozgeersu 30 Nisan 2012 - 00:25 Reply

      Ersin Bey,

      Beni bu anılar yaşlandırdı, hatta öldürdü. Sizinle paralel evrenden mesajlaşıyoruz.

  • Selda Cavcav 4 Kasım 2012 - 21:27 Reply

    Sevgili Özge,

    Bu anıyı okurken ekran puslandı ve gülmekten gözlerimden yaş geldi. Gözümde o an o hâlin canlandı, sadece senin yaşayıp çözüm bulabileceğin bir durummuş, harika bir anı gerçekten.
    Sevgiler

    • ozgeersu 20 Ağustos 2017 - 10:49 Reply

      Selda Hanım,

      Yaşarken pek öyle gülünç değildi elbette.

  • Öznur Yılmaz Berk 1 Mart 2014 - 07:24 Reply

    Bu ancak sanırım bizim ülkeye has, dünyada eşi olmayacak bir anı. Okurken ‘Yok artık gerçekten mi?’ dedirten …

    • ozgeersu 20 Ağustos 2017 - 10:51 Reply

      Bize özgü olduğunu söyleyebiliriz elbette, Öznur Hanım. Ama kim bilir, iki yüze yakın devlet var dünyada…

  • Özgür Anık 1 Mart 2014 - 13:12 Reply

    Özge Ağabey, kalemine sağlık, süpersin!
    Gülmekten gözlerimden yaşlar geldi :))))

    • ozgeersu 20 Ağustos 2017 - 10:52 Reply

      Sevgili Özgür Anık,
      Daha neler var, bir bilsen!

  • Canan Ekinci Yılmaz 1 Aralık 2014 - 00:07 Reply

    Yazıyı okurken filmi de çeviriverdik. Böyle sıkıntılı bir durum ancak bu kadar eğlenceli anlatılabilirdi!
    Bu anılar kitap olmalı derim ben, Özge Bey.

    • ozgeersu 20 Ağustos 2017 - 10:54 Reply

      Olacak ama ‘çok konuşup hiç yol göstermeyen, yaraya merhem olmayan ‘iş bitirici’ akıldaş arkadaşlarım yüzümden ne yazık ki bir arfpa boyu yol alamadım henüz, Canan hanım…

  • Nil Temeltaşı 20 Ağustos 2017 - 13:59 Reply

    Özge Bey,

    Kaleme aldığınız anılarınızın her biri birbirinden güzel güzel insanların güzel anıları oluyor. Her bir anınızı gülümseyerek zevkle okudum, çok teşekkürler bu güzel paylaşımlarınız için.

    Bu güzel anılar bir kitap olmalı..
    Sevgiler ve Selamlar

    • ozgeersu 22 Ağustos 2017 - 10:31 Reply

      Nil Hanım,

      Sizler de benimle gezen dostlarımdansınız. Acı tatlı neler gelebiliyor başımıza, biliyorsunuz. Bu yalnızca bir tanesi idi.

      Selamlar ve Saygılar

  • Erol Õztürk 20 Ağustos 2017 - 19:22 Reply

    Ben başka ülkede yaşayamam Özge Bey. Bu tür öyküler ancak bizim gibi ortadoğu ülkelerinde yaşanır. Olsun, ben yine de Türkiye’mi çok seviyorum.

    • ozgeersu 22 Ağustos 2017 - 10:29 Reply

      Sevgili Erol Bey,

      Biz de Türkiye’mizden vaz geçemediğimiz için, kızmak yerine gülümsetelim diyor ve aynı duyguları paylaşıyoruz.

      Saygılar

  • Uluğ Atasoy 22 Ağustos 2017 - 10:13 Reply

    Sesli sesli güldüm. Balkondayım da. Hafif kaykık oturdum. Sokaktan geçenler gülme sesini duyuyor ama kimden geldiğini göremiyor. Anıya uygun bir durum oldu.
    Kaleminize sağlık.

    Muhteşem.

    • ozgeersu 22 Ağustos 2017 - 10:26 Reply

      Sevgili Uluğ,

      Senin yanıtın da benim yazım kadar ilginç. Güzel sözlerine teşekkürler. 🙂

    YORUM YAP