Ağdıgee Ahmet ve Brezilya Gümrüğünde Pastırma Krizi

0 • 19 Mayıs 2013 • ANILAR • 1.528 GÖRÜNTÜLEME

Algida Unilever firması ile gerçekleştirdiğimiz yurtdışı gezilerimizin en sevilen, en değişik karakterli bayilerinden biri de Ahmet Ağabey idi. Ama o kadar alışmıştık ki takma adına, bakın soyadını bugün bile anımsamıyorum. ‘Ağdıgee Ahmet’ derdik. Bu garip kelimenin açılışı ‘Al da Gel Ahmet’ idi.

Ahmet Ağabey son derece ağır şeker hastası olmasına rağmen tatlı dahil bol yemekten hiç kaçınmazdı. O zamanlar dünya tıp tarihinde bir devrim yaratan ‘Soda ile Diyabet Tedavisi’ni bulmuş bilim adamı olarak, üç servis yemeğin hepsinden ikişer porsiyon yer, üstüne de birkaç soda içerdi. Soda’nın kandaki şekeri parçaladığına ve hastalığı iyileştirdiğine inanırdı. Geçtiğimiz yıllarda, ortak bir tanıdıktan, vefat ettiği haberini almıştım üzülerek. O şekerin peşini bırakmamış, şeker de onu sonunda yakalamıştı. Allah rahmet eylesin.

Ahmet Ağabey’in ‘Ağdıgee’ madalyasının da nereden geldiğini anlatayım. Bir rehber olarak eğer kendisini tanımıyorsanız, bilin ki yetmiş kişilik bir gruptan daha fazla yorardı insanı. Pimi çekilmemiş el bombası gibiydi, nerede nasıl patlayacağı belli olmazdı. Ama bir kere tanıyıp huyunu anlayıp suyuna gittiğinizde, dünyanın en ‘şeker’ turisti olurdu.  Maddi sorunu da olmadığından, Türkiye’ye dönüşte sevdiklerine dağıtmak üzere bol bol hediye alırdı. Sadece ailesi ve tanıdıklarını değil, çalışanlarını bile düşünürdü. Bir elin parmaklarını geçen valizlerini uçağa alabilmek için neler çekerdik dönüş yolunda.

İşte bu kadar fazla hediye aldığından, son derece pazarlıkçıydı. Kaç yerel esnafı batırdı şimdiye dek, bilemem. Arzu ederseniz küçük bir hikaye ile ‘Ağdıgee’ kelimesini cümle içinde kullanalım.

Rio de Janeiro yakınlarında, batıya doğru yaklaşık bir saat uzaklıkta, Itakuruça yakınlarında Sepetiba Körfezi vardır. Buradaki tropik adalara önce otobüs, sonra teknelerle günlük tur yaparız. İşte bu gezilerden birinde, memleketimizdeki seyyar satıcı arabaları kadar büyük bir tezgah üzerinde incik boncuk satan bir yerli ile karşılaştık iskeleden tekneye binerken. Kimi biraz pazarlıkla birkaç parça kolye bilezik aldı, kimi de fiyat sorup, fiyat kırıp, pazar araştırması yapmakla geçirdi zamanını. Adadan dönüşte ise otobüsümüzü beklerken savaş başladı.

Ahmet Ağabey’in huyunu bilenler, sahneyi ona bıraktı. Elbette, yabancı dili yok ama son derece akıcı tarzancası ve vücut dili ile her istediğini anlatırdı. Önce bir iki ürünün fiyatını sordu, sonra çıtayı, yani adedi yükseltti. On on beş adette, çocuğun direnci kırılmaya başladı. Yanlış olmasın, tanesine beş Amerikan doları istenen bilezikleri, bir dolara kadar düşürdü. Ve sonunda, öldürücü vuruşunu yaptı:

– ’Özge, sor bakalım tüm tezgaha ne istiyor?’

Bizde ‘Oltugedır Havmaç?’ olarak bilinen bu teklifi duyunca, çocuk önce şaka yaptığımızı zannetti. Ben ciddi olduğumuzu, tüm tezgahı satın alacağımızı söyleyince bir sendeledi, sarardı. Hiç düşünmemiş olduğu, hazırlık yapmadığı bir fiyatı çalışmaya başladı o kısacık zamanda. Üç yüz dolar gibi bir şey söyledi, Ahmet Ağabey de bana eski bir yüz dolarlık banknot vererek ünlü sözünü söyledi:

– ‘Ağdıgee… Al şu parayı, hepsini Ağdıgee!’

Ben de gidip parayı verdim, çocuk banknotu evirip çevirirken tüm ürünleri ‘aaağdım, geeğdim.’ Torbalar dolusu hadiyelik eşyanın bir bölümünü o cömert gönlü ile gruba dağıttı. Kendisine devamlı takılan, sinirlendiren birkaç gezi dostumuza da, oradan alınacak başka hediyelik eşya kalmadığından, almış olduklarını üç kat fiyata sattı, kalanı da torbalara doldurup otobüsün bagajına yerleştirdik.

Gönlü çok geniş, eli çok açıktı demiştim. İşte Ağdıgee Ahmet Ağabey tüm grubu biz en iyi restaurantlarda ağırlasak, aralıksız ikramlarda bulunsak ta kendi yeme içme adetlerinden vaz geçmezdi. Her geziye çıkışımızda, gidilen her yere neredeyse bir bavul dolusu yiyecek götürür, hiç umulmadık bir anda bunları çıkartır ve hepimize ikram ederdi. Bitiremediklerimiz de genelde bize yurt dışında hizmet veren Türk arkadaşlarımıza kalırdı ganimet olarak.

Sözü hikayemizin başlığına getirelim artık. Biraz önce değindiğim Brezilya gezisi öncesi katılımcılarımızı uyararak, özellikle İngiltere, Avustralya gibi ada ülkelerinde karşımıza çıkan ‘ülkeye et, süt ürünleri, bitki, meyve, tohum benzeri ürünlerin sokulması’ yasağının bu ülkede de çok sıkı uygulandığını, bu tür yiyeceklerin getirilmesi durumunda gümrükte el konulabileceğini, hatta ceza bile uygulanabileceğini belirttik. Elbette Ahmet Ağabey, yine ya kulak vermemiş, ya da duymamazlığa gelmişti. İspanya Havayolları Iberia ile uzun ve yorucu bir uçuş sonrası Rio de Janeiro’nun uluslararası Galeão Tom Jobim Havalanı’na bir akşamüstü inmiştik.

Pasaport kontrolünden her zaman olduğu gibi en son ben çıktım, bir sorun  olmasın, olursa da ilgilenebileyim diye. Herkes valiz bandında buluşmuş, bavullarını almış ve bir an önce dışarı çıkmak ve sigaraya kavuşmak için bekliyordu. Allahtan eksik valiz de yoktu ve biz, sivil hayat ile grubumuzu ayıran son engel olan Gümrük kapısına doğru ilerlemeye başladık.

Fakat, heyhat! Kader ağlarını örmekteydi. İleride belirmeye başlayan görevlilerin yanında dört ayaklı, uzun kulaklı ve dili dışarı sarkmış tüylü bir memur bizi ve yükümüzü bekliyordu. Tıpkı ufuktan bize yaklaşan bir gemi gibi, gümrük memurunun önce şapkasını, sonra kemerini, en son da yanındaki köpeği gördük.

Ahmet Ağabey de en önlerde idi. Tam hayvanın yanından geçerken, bu sevimli Canis Lupus Familiaris birden zıplamaya, havlamaya ve Ahmet Ağabey’in valizini hafifçe tırmalamaya başladı. Sanırsınız ki içinde üç yüz kilo uyuşturucu var ve itoğlu it onu buldu! Eh, görevliler de öyle sandılar ve Ahmet Ağabey’in valizlerini bankonun üzerine aldılar. Dışarı pek çıkan olmamıştı, grubun geri kalanı da, ‘Eğlence çıktı!’ diyerek bizimle beklemeye başladı.

Şüpheli valiz açıldı. Valizin gizli bölmelerine saklanmış bol miktarda ton balığı ve barbunya konservesine rastlandı önce. Daha sonra araştırma derinleştirildiğinde yasadışı kete, pide, katmer ve benzeri (midede) patlayıcı karbonhidrat kokteyllerine el konuldu. Son olarak, hediye paketi süsü verilmiş yaklaşık on beş kiloluk pastırma ve on kangal kadar sucuğa ulaşıldı. Ve zurna da burada ‘zırt’ dedi.

Brezilya gümrüklerinde ülkeye girişi yasak ürünlere el konulduğunda, bir kenara koyulmaz. Eve götürülmediği, görevlilerce tüketilmediği bilinsin diye, yolcunun gözü önünde koca bir varilin içine atılılır ve üstüne lacivert veya siyah mürekkep dökülerek imha edilir.

İşte o canım hediye paketlerine sarılmış, ince ince dilimlenip vakumlanmış kilolarca pastırma ve sucuk, bıçak marifeti ile naylonlarından çıkartıldı ve açıldı. Bu arada, biz de Iberia’dan, uzun bir aktarma ile inmiş olduğumuzdan, servisinin kalitesi ile ‘ünlü!’ bu havayolunun uçuşunda yemek mi yedik, dayak mı yedik pek bilememiştik, karnımız açtı. Ve Hakim Bey, evet! Yaklaşık iki otobüs dolusu Türk olarak bizim gözümüz döndü ve o uğursuz soruyu sorduk:

– ‘Peki, ülkeye girişi yasak olan ürünlerin bir bölümünü burada, dışarı çıkmadan tüketebilir miyiz?’

Olumlu yanıtı almamızla beraber göçebe modda, ya da Mohaç zaferi hücum planı gibi bir hilal oluşturduk. Sağda Uç Beyleri, solda ben, ortada Ahmet Ağabey, yetmişimiz de pastırmaya boğulduk. Birini bitirmeden, diğer dilimlere uzanıyorduk. Üstelik hepsi son derece pahalı, en seçkin ve lezzetli olanlarından hazırlanmıştı.

Baktık olacak gibi değil, mis gibi çemen kokan Kayseri pastırmasını bloklar halinde tüketmeye başladık. Son anımsadığım, yaklaşık on beş dilimden oluşan bir et yığınını, ağzımdan içeri işaret parmağımla, adeta fırına ekmek veriyorcasına itiyor ve çiğnemeden yutuyor olduğumdu. Karşımdakiler ise, bir kangal sucuğu ikiye bölüp zarını soymuş, simit gibi hızlıca kemiriyorlardı.

Kolesterol bin beş yüz, gut riski yüzde yüz bir ortamda, yanımızdan geçen turistler de şaşkınlıkla bize bakıyor ve hangi ülkeden olduğumuzu anlamaya çalışıyorlardı. Ben de şirket logosunu ve valiz etiketlerinde görülen birkaç Türk bayrağını kamufle etmiş, deri rengimiz tutmasa da hepimize Mülteci Gabon’lu süsü vermiştim.

Ne kadarını yedik bilmiyorum. Birbirimizle ‘Dişinde turuncu – kırmızı bir şey var’ diye dalga geçerek, kalanını da burnunu tutan gümrük görevlilerine vererek dışarı çıktık ve bizi bekleyen Brezilya tatilimize başladık.

Ondan sonraki beş gün boyunca otelimiz, üstümüz başımız, otobüsümüz ve gittiğimiz her yer kesif bir pastırma kokusu ile kaplandı. Ben de yaklaşık yirmi beş senelik vücut gereksinimimi doldurduğumdan, bir daha pastırma yemedim, yiyemedim.

Ah, yanımızda olsaydın da, beni gönderseydin şu karşıdaki şarküteriye Ahmet Ağabey. Yapardık pazarlığımızı, tüm tezgahı kapatırdık, sen de parayı verir, bana seslenirdin:

– ‘Ağdıgee…’

2 Yorum

  • Zafer Erker 20 Mayıs 2013 - 00:18 Reply

    Sevgili Özge,

    O gün o pastırmaları imha etmeye çalışan bir kardeşin olarak geçmişi andım. Çok hoş anlatmışsın. Bir sonraki yazında lütfen isim vermeden (!) Meksika Acapulco’da çantasını çaldıran rehberin macerasını da anlat.

    Ama isim verme lütfen(!). Sağlıcakla kal

    • ozgeersu 24 Temmuz 2013 - 18:44 Reply

      Sevgili Zafer Ağabey,

      Evet anımsıyorum, sadece bir buçuk kilo pastırmayı tek başına sen bitirmiştin gümrükçü önünde, sonra da bir hafta et yiyememiştin. Ama ne pastırma idi, değil mi?

      Meksika konusuna gelince, biliyorsun anılarımı kronolojik sıra ile yazıyorum, Brezilya ile başlamıştım. Senin sözünü ettiğin Meksika’ya daha yıllar varken, bir Barcelona anısını kaleme alacağım yakında. Belki sen de hatırlarsın, bir ağabeyimiz, eşi ile birlikte tam gemiye bineceğimiz günün sabahı o kadar söylememe rağmen çantasını kahvaltı salonunda otuz saniye kadar sahipsiz bırakmıştı da, tüm pasaportlar, cüzdan, paralar, kredi kartları çalınmıştı. O sempatik çift, amman isim vermeden (!) gemiye de binememişler ve koskoca gemi gezisini kaçırmışlardı.

      Ne anılar var, değil mi? Şimdi tam hatırlamıyorum, kimlerdi (!), kimbilir nerededirler. Ha, bir de Küba anıları mı dedin? E-hem…

    YORUM YAP