DİKKAT AYI ÇIKABİLÜ

0 • 20 Aralık 2012 • ANILAR • 1.530 GÖRÜNTÜLEME

 

Korku Komedi
Braşov Romanya · 1998

Türkiye beyaz eşya sektörünün önde gelen kuruluşlarından birinin yöneticileri ve davet ettikleri satış ekibi ile kış aylarında Romanya’ya yapılan kısa bir gezide bir gezide bir araya gelmiştik. Yaklaşık yüz kişilik grupta bir kaç meslektaşımla beraber ben de şef rehber olarak görev almıştım. Sessiz, sıkıntısız, keyifli ve oldukça düzenli bir gruptu. Başkent Bükreş günlerimizi sıkıntısız atlattıktan sonra otobüs ile üç saat uzaklıkta yer alan kayak merkezi Braşov’a geçmiş ve üç yıldızlıdan biraz hallice otelimize yerleşmiştik. Günlük geziler de sona erdiğinden sıra harika bir akşam yemeği ve bölgeye özgü müzikli eğlenceye gelmişti.

Gala gecesi otelin yakınlarında, ormanlık alanın hemen kıyısında dik çatısı ve ahşap kaplamaları ile sevimli bir binada düzenleniyordu. Buluşma sonrası otelden çıkmıştık. Gruplar halinde yürürken, binanın hemen önünde açık havada bizim için pişirilen etlerin kokusu da burnumuzu gıdıklamaya başlamıştı. Genç müdürlerden birisi

– ‘Yahu, bu kokular aç kurtları çekmez mi buraya?’  buyurdu. Avcı olduğunu söyleyen bir bilirkişi, ‘Hayır! Kurtlar açlıktan gözleri dönmedikçe, gürültüye, ışığa ve insanlara pek yaklaşmazlar’ diyerek bilimsel saptamasını yaptı. Genç müdür

– ‘Ya ayı çıkarsa karşımıza?’ diyerek endişeli sorularına devam edince aynı avcı, ‘Evlâdım, onlar bu mevsimde uyuyorlar. Fazla gürültü etme, uyandıracaksın yoksa!’ diyerek güldü. Soruyu soran ise bir itirafta bulunurcasına

– ‘Herhalde kar leoparı bile çıksa karşıma o kadar korkmam, ama lütfen ayıdan söz etmeyin bana!’ diyerek, ayı korkusunu ortaya çıkarttı.

Şansa bakın ki, restauranta girer girmez neredeyse tüm küçük duvarı kaplayan dev bir ayı postu karşıladı bizi. Ellerini açmış, ‘Hoş geldiniz evlâtlarım’ dercesine, donuk gözlerle kapıyı ve bizi süzüyordu.

Ayıdan korkan genç müdür, post bile olsa olay yerinin biraz uzağından dolaşmayı uygun gördü. Diğer arkadaşları da çok komik olmayan bir kaç ayı esprisi daha yaparak salonda cam kenarında yer alan masalarına oturdular.

Kızarmış et, dünyanın en iyisi olmasa da Romen şarapları, salata ve canlı müzik eşliğinde güzel bir gece idi. Akordeon, keman ve şimdi anımsamadığım bir kaç müzik aletini çalıp şarkı söyleyen sevimli yerel müzisyenler masa masa dolaşıp ortama renk katıyorlardı. O zamanlar kapalı alanlarda rahatça sigara içildiği için dışarıdaki buz gibi havanın aksine içerisi sıcak, puslu ve nemliydi. Yürürken adeta camın içinde dolaşıldığı hissini veriyordu.

Müdürlerden oluşan grup dedim de, yemeğin sonuna doğru metrekareye dört adet düşen müdürlerden birinin aklına bir şaka yapma düşüncesi takıldı. Ayıdan korktuğunu söyleyen genç müdüre yüklenmeye karar verdiler. Bu düşünce girişteki ayı ile de örtüşünce gizlice postu alıp arkadan yaklaşarak hayvanın pençesi ile kurbanın sırtına dokunmayı planladılar ama ayı daha yaklaşamadan kurbanımız dönüp arkaya bakarsa tüm şaka boşa gidecekti. Birden aklımda bir şimşek çaktı.

– ‘Dışarıdan saldırsak olmaz mı?’ dedim aniden, demez olaydım.

– ‘Nasıl yani?’

– ‘Ben postu üstüme alayım, dışarıdan dolaşarak sizin masanın olduğu camın önüne gidip ormandan saldırayım!’

– ‘Harika! Tamam öyle yapalım, ben de hemen gidip biraz konuyu ısıtayım.’

Baş müdür masaya geri döndü. Aralarında fısıldaştılar, sonrasında iş arkadaş ve şakadaşları da masada yalan ayı hikayeleri anlatmaya başladılar. Birisi Bolu’da bir dağ evinde kalırken kapısına uykusundan uyanmış sinirli, aç ve vahşi bir ayının dayandığından söz ediyor, bir diğeri ise ayı ile ormanda karşılaşılırsa nasıl davranılacağı konusunda öğütler veriyordu. Biz işi sağlama alıp Romen yerel rehbere de şaka konusunda bilgi verip, bir içki içmesi bahanesi ile numaradan aynı masaya oturttuk . O da uydurduğu hikâyelerle bulunduğumuz yerdeki ayı saldırılarını anlatmaya başladı:

– ‘… Hatta hiç unutmuyorum, bir kış çok çetin geçti! Aynı bu sene olduğu gibi… Hava o kadar soğudu ki, ayılar bile kış uykularından uyandı ve bu bölgede sık sık ızgara et yaptığımızdan o kızgınlık, uykusuzluk ve açlıkla buralara kadar geldiler, hatta bu gördüğünüz salonun pencerelerini kırdılar. Allahtan silahlarımız vardı, havaya ateş açıp korkutarak kaçırabildik!..’

Bizim müdür tuzluğa uzanmak bahanesi ile camdan biraz uzaklaştı ve çaktırmadan uzun ahşap sıralarda bir on beş santim daha içeri kaydı.

Zaman gelmişti. Garsonu çağırdım ve bir ‘lö şaka dö l’eşşek’ yapacağımızı, yardımının gerektiğini, kapının girişindeki ayı postunu kullanacağımızı söyledim. Zaten önceden Romen yerel rehberimiz de konuyu konuşmuş olduğundan zorluk çıkmadı ve ben ayı postunu kimseye göstermeden dışarı çıkarttım.

Hava öylesine soğuktu ki… Saat geceyarısına yaklaştığından Braşov’da el ayak çekilmişti. Ortada tek tük yanan ışıklar, tüten bir kaç baca ve uzaklarda havlayan bir kaç yerel Romen köpeğinden başka yaşam izi yoktu. Usul usul yağan kar da, içeri kadar giren ayak izlerimizi örtmeye başlamıştı.

Ayı postunu omzuma koydum, kurumuş kafasını da başımın üzerine yerleştirdim. Sadece derisi ve gerisi kalmış olsa da ne kadar ağırmış yahu! Ah bir de o tüy ve deri kokusu yok mu? Gerçi tuvalet spreyi kokacak hali yok ya zavallı ayının…

Neyse, yeni yağmış toz karın içinden bata çıka yürüyerek binanın arkasına zorlukla ulaşabildim.  Uzaktan camları kontrol ediyor, doğru pencereyi tutturmaya çalışıyordum. Karşıma aşılması zor bir çit çıktı. Biraz kara ve çamura bulanıp, yün eldivenlerimden birini yırtarak, pantolonumun ağını sökerek, nefes nefese diğer tarafa attım kendimi.  Biraz daha yürüdüm ve bir kaç pencere sonra avımı gördüm: Neşe içindeki masanın ortasında, biraz neşesiz, anlatılanları dinlemekle yetiniyordu.

Boğazımı temizledim, ayının sağ pençesini sıkıca tuttum ve cama yaklaştım. İçeriden tatlı Çiganımsı Romenimsi melodiler dışarı sızmakta, araya bardak tokuşturma sesleri ve şen kahkahalar karışmaktaydı. Masadakiler nereden bilebilirlerdi ki birazdan, bir ömür boyu anlatılacak ‘iksikslarç’ bir şakanın kurbanı olacaklarını?

Bizim genç müdür kurbanımız, dışarıdan zorlukla görebildiğim kadarı ile yine pür kulak bir başka ayı hikayesi dinliyor olmalı idi. Rengi biraz solmuşsa da pek belli etmiyordu. Nefesimi içeri çektim ve zavallı bir aç ayının bile ormanda yürürken duyduğunda kanını donduracak kadar korkunç ve yüksek bir sesle bağırmaya başladım:

– ‘Graağoaaaöaaaroaaaaaaaağğğğğh!’

Diğer taraftan da pençemi cama vuruyor ve sol ayağımla ahşap duvarı tekmeliyordum. Bu kadar gürültünün sadece kendimden çıktığına inanmasam da bağırmaya devam edip pencereyi sarsıyordum aralıksız

: – ‘Hrooooöağğğhrrrrrrrrrrr!’

Nemli cam bulanıklaştırmış olsa da gördüğüm sahneyi abartmadan anlatmalıyım: Bizim genç müdür yarım saniye içerisinde önce oturduğu ahşap sıradan yaklaşık yirmi santimetre yukarı fırladı. Fırladı mı, zıpladı mı tam çözemedim. Yukarı doğru çıkarken, yavaş çekimde cama doğru kafasını çevirdi ve koskoca bir ayı kafası ile bir adet pençenin, camı çerçeveyi sarstığını gördü.

Yerçekimi kanunu, yine yavaş çekimde bu müdürü aşağı doğru ‘ikseşittirbirbölüikigetekare’ çekerken kendinden inanılmaz bir çeviklikle, henüz oturma pozisyonunu koruyan vücudu çocukluğumuzun ünlü Romen jimnastikçisi Nadia Comăneci edası ile açıldı, yere yatay bir pozisyon aldı ve adeta denizde bir sandalın altından geçercesine, inanılmaz bir kıvraklıkla masanın altına kayıverdi. Son görebildiğim, yaklaşık iki saniye içerisinde yüz üstü yere yapıştığı ve ahşap karolar ile hemzemin olduğu idi…

Dışarıya kahkahaların taşması uzun sürmedi. Öksürük ve tıksırıklar birbirine karışıyor, neredeyse masadaki herkes elleri böğründe, iki büklüm olmuş gülmekle öğürmek arası garip sesler çıkartıyorlardı. Kurşun rengi suratları ile şakadan haberi olmayan bir kaç kişi de masada beti benzi atmış bir halde sağa sola bakınıyordu.

Mission complete, roger that! Yirminci yüzyılın Romanya’sında, dağbaşı teknolojisinin olanakları ile yapılabilecek en mükemmel eşek şakamız başarıya ulaşmıştı.  Artık anılarıma gülümseyerek yazacağım bir kaç sayfa daha eklenmişti. Soğuk da kendini iyice hissettirdiğinden ve ayının postu da artık çok ağır gelmeye başladığından, içeri girip müdürle biraz da ben dalga geçeyim diyerek camın önünden ayrıldım.

Ama kader ağlarını örmüştü, sevgili günlük… Yürümeye başlamak için geriye döndüğümde gördüğüm manzara birden kanımı dondurdu! Dışarı çıkarken sesleri uzaklardan tatlı bir nostalji gibi gelen en az yedi sekiz azman sokak köpeği -yok, çevrede fazla ‘sokak’ olmadığından dağ köpeği demek daha doğru- kafalarını sağa sola oynatıp, soru işareti dolu gözlerle bana bakıyorlardı.

Uzaklardan bir kaç tanesi daha ‘Graağoaaaöaaaroaaaaaaaağğğğğh!’ ya da ‘Hrooooöağğğhrrrrrrrrrrr!’ olarak Türkçeleştirdiğim insanlık dışı ayısal hayvansal bağırışları duymuş, arkadaşlarına yardıma koşuyorlardı.

Ben küçük yaşlardan beri tüm hayvanları, kedi ve köpekleri severim. Çocukluğumu geçirdiğim Samsun İlköğretmen Okulu lojmanlarında az yavru beslemedim. Köyden gelen mis gibi sütü annemden gizli eniklere taşımışlığım çoktur, köpek sürüleri ile oyun oynayarak yıllarca beraber dolaşmışlığım da vardır. Okulun marangozunun köpeği Victor tarafından ısırıldıktan sonra veteriner Yavuz Amca’dan geceler boyu kol gibi kuduz iğnesi de yemişliğim vardır. Eh, tüm bu eskiden gelen içgüdülerimle davranışlarını biraz olsun anlayabiliyorum. Sonuç olarak bu sevimli ‘Canis lupus familiaris’ bakışları pek ‘arkadaşça ve şakacıktan’ değildi, ortada ‘Cave Canem’ durumları vardı.

Son gelenlerle toplam on on beş adede ulaşmış Romen köpeği çetesi sağa sola kafa devirmeyi bırakmış, dudaklarını kaldırmış ve dişlerini göstermeye başlamıştı. Ne de olsa onların da çok az karşılaştığı bir durum vardı ortada. Belki de annelerinin çocukluklarında anlatarak korkuttuğu yıllardır bekledikleri ayı, işte karşılarında durmakta idi.

Bu sevimli hayvancıklara kulak verdim, şöyle dediler: – ‘Hrrrrrrrrğğğğğğğğğğğ!’

Yanıtladım: – ‘Miraba cici köpekler! Geh bakayım, mucuk, muck…’

Sesim ‘Cmylmz ezik taklit modeli’ biraz ince çıkmıştı galiba. Olsundu, sürüye dayılık, pardon ayılık taslayacak halim yoktu. Kısa bir süre düşündüm. İçlerinden biri sürünün önüne geçecek ve ‘Durun! O bana Samsun’da süt vermişti, kokusundan tanıdım!’ diyecek ve bana yolu açacaktı. Ama herhalde aralarında Samsunlu yoktu, olsaydı bile yedi yıl çarpı yaş, çoktan eşek -pardon köpek- cennetini boylamış olmalıydı. Hiç biri öne çıkmadığı gibi, yavaşça çevremi de sarmaya başladılar.

İçeriden hala kahkahalar taşıyordu dışarıya. Oysa kimsenin aklına şakayı düzenleyenin şimdi ne durumda olduğu gelmiyordu. Yahu bir kişi olsun, dışarı bir hava almaya çıkmaz mıydı? Sigaranı dışarıda içsene be adam! Aslında çıksalar bile kurtuluşum olan o güvenli kapı ile aramda yaklaşık otuz metre yol, dik bir köşe ve aşılması neredeyse olanaksız yüksek bir çit vardı. Ertesi sabah Romen gazeteleri yazacaktı : ‘Dün gece üstünde ayı postu olan şüpheli bir şahıs köpekler tarafından parçalandı. Ceset tanınmayacak halde, soruşturma sürüyor…’

Ne sürecek? Orada yatan bendim işte. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eşek Şakalarından Sorumlu ve Sorunlu Profesyonel Baş Rehber, Şef Rehber… Kızlarım soracaktı : ‘Babam nasıl öldü anne? Bir daha anlatsana!’

Hayır! Böyle bitemezdi. Daha yaşanacak ve yazılacak anılar vardı…  Kıpırdamadan bir kaç saniye daha bekledim ve gözlerimi kapattım. Biraz önce dalga geçtiğim jimnastik hareketlerini aklımda canlandırmaya çalıştım. Ne yapmalıydım?

Şaka kurbanımın biraz önce yaptığı gibi önce yirmi santim havaya zıplayıp, daha sonra ellerimi uzatarak bu sefer masanın altına kaymak yerine, denize balıklama atlar gibi çitin üzerinden aşmalı idim. Daha sonra da ters saltodan hallice derli toplu iki takla düz takla ile hemen ayağa kalkıp, kalan yirmi metreyi yaklaşık yüz otuz kilometre bölü saat ile Usain Bolt’tan da hızlı geçip, üç adım atlama ile kapalı olan kapıyı Bruce Lee uçan tekmesi ile açarakiçeri dalabilirdim. İşte bu bir kaç saniye ve bir cümleye sığdırdığım hareketler bütünü aslında yüksek ve üç adım atlama, aletli jimnastik, hızlı koşu ve karakuşak bininci dan karete gibi birden fazla spor disiplinini bir araya toplamıştı. Benim spor meraklarım ise şu anda hiç işe yaramayan masa tenisi ve basketbol’dan oluştuğundan durum iyice ümitsizleşmeye başlamıştı. Bir de baktım ki, çevrem tümüyle sarılmış olsa da, çit ile aramda hiç bir itoğlu it yoktu. Önce bir iki adım attım, it sürüsü de attı…

‘Geh, mucuk’ dedim elimi şaklatarak, ‘Hırrrrrrrrrr’ dediler dillerini şaklatarak. ‘Ulen ben ayı değil, insanım, insan!’ diyeceğim de, insanlıktan nasibini almamış köpoğlu anlamayacak…

Birden fırladım! Artık çite çarptım mı, tolsadım mı, parmaklarımı geçirip tırmandım mı bilemiyorum, hatırlamıyorum, kendimi çitin üzerinde buldum. Köpekler bu ani atağı beklemiyorlardı ama bir saniye sonra onlar da arkamdan seğirtiverdiler. Bacaklarımı hızla gererek kendimi çitten olabildiğince uzağa fırlattı isem de yumuşak karın içinde yuvarlanmaktan kurtulamadım. Adi köpekler ise çitin üzerinden geçip zaman kaybetmektense, tahtaların altından sıyrılıp arkamdan koşmaya başlamışlardı.

Beni köpeklerle karşı karşıya getiren post, bu kez işe yaradı. Bilinçsizce daha hızlı koşabilmek için üzerimden fırlatıp arkamda bıraktığım postun üzerine atladılar önce. Aniden Apollo uzay modülü gibi ikiye ayrılıveren büyük ayıyı ve ileri koşmaya devam eden küçük ayıyı tam anlayamamışlardı ama, sonuç olarak pençelerini kıllı ve ayı ayı kokan ‘bir şeye’ geçirmiş dişliyorlardı. İçlerinden akıllıca olanı, ki Samsun’da sütümü içmeyenlerdendi, ‘Hey bir dakika! Aldatıldık… Bu sadece bir post! Şu ileride koşan gölgeye hücuuuum’ diye bağırdı aniden.

Ben o arada köşeyi dönmüş kapıyla aramdaki yolu kısaltmaya çalışıyordum. Bacaklarım yaşamım boyunca olmadığı kadar açılmış, kalp atışlarım her halde yüz seksene fırlamıştı. Buz gibi havaya rağmen her tarafımdan soğuk terler  boşanmakta idi. Samsun köy sütü içmemiş olan akıllı köpek köşeyi dönüp bana kırk iki diş boyu yaklaşmışken havada bir süre Matrix Neo modeli asılı kalıp derin bir nefes aldım, başparmaklarımla işaret parmağımı birleştirip, Tibet’te yedi yılda öğrendiğim ‘zensel’ dinginlik ile sağa sola baktıktan sonra uçan tekme ile açtığım kapıdan kendimi içeri fırlattım ve keskin dişlerle beni ayıran menteşeleri yerinden sökercesine hızla kapattım.

Şansıma restaurant girişi fazla kalabalık değildi.  Tuvalet için sıra bekleyen bir kaç kişi ve tatlı servisini yetiştirmeye çalışan bir garsondan başka kimse yoktu. Böylece benim içeri alı al moru mor yuvarlanarak girişim pek dikkat çekmemişti. Çaktırmadan tuvalet sırasına yazıldım. O arada rengim biraz düzeldi, sıra bana geldiğinde de elimi yüzümü yıkayıp kendime biraz çeki düzen verdim. Nefesim ve kalp atışlarım da normale dönünce hiç bir şey olmamışçasına masaya geri döndüm.

İçeridekiler beni görünce bir kez daha patladı kahkahalar. Öyle ya, yıllar boyu anlatacakları bir şakanın baş kahramanı idim. Ter içindeki sırtımı sıvazlayıp bizim müdürün nasıl masa altına bir saniye içinde kendini atıverdiğini tekrar tekrar anlattılar. Nereden bilsinlerdi ki ava giden avlanmış, şakayı yapan, paça ve poposunu geceyarısı köpeklere kaptırmaktan son anda kurtarmıştı!

Yemeğin ve eğlencenin sonuna gelmiştik. Camlar artık iyice buğulanmış, Romen müzisyenler de tüm gece boyu çalmaktan yorulmuşlar, kendilerine ayrılan masada yemeklerini yiyorlardı. Karnı doyanların gözleri pabuçlarında olduğundan her an kalkılabilirdi. Ayıyı aldığım yere koymak zorunda olduğumdan hemen çaktırmadan kapıdan seğirttim. Etrafta kedi, köpek, kurt ayı olmadığına kanaat getirince, dikkatlice yürüyerek çok uzakta olmayan posta ulaştım.

Bir zamanlar tüm ormanı titreten vahşi ayı karlar arasında, hırpalanmış ve başı arkaya devrilmiş bir halde bana bakıyordu. Yavaşça elime alıp sevgiyle üzerindeki karları silkeledim, içeri girdiğimde de dikkatlice sağına soluna baktım. Ancak saldırıya uğrayanın anlayabileceği bir kaç diş ve yırtık izinden fazla bir hasar yoktu. Aslında ‘Postu deldirmek’ deyiminin bu geceki anlamı yerine oturmuştu. Yerine astım, izin aldığımız garsona da ‘Çok sağol, bak aynen yerine koyuyorum’ dercesine Romanesk kaş göz işaretleri yaparak durumu özetledim.

Terim soğumuş, kalp atışlarım normale inmiş ve nefesim düzelmişti ama zavallı ayı postu hala kesik kesik soluyor, donuk ve korku dolu gözlerle ileri bakıyordu…

Ayıoğlu ayı işte. Korkacak ne vardı ki?

YORUM YOK

YORUM YAP