DİKKAT AYI ÇIKABİLÜ

0 • 20 Aralık 2012 • ANILAR • 1.422 GÖRÜNTÜLEME

Dikkat Ayı Çıkabilü

Korku Komedi
1998, Braşov Romanya

Türkiye’nin seçkin kuruluşlarından birinin yöneticileri ve davet ettikleri satış ekibi ile kış aylarında Romanya’da bir kaç günlük bir gezide bir araya gelmiştik. Yaklaşık yüz kişilik grupta bir kaç meslektaşımla, şef rehber olarak görev almıştım. Oldukça düzenli bir gruptu. Başkent Bükreş günlerini sıkıntısız atlatmış, otobüslerle kayak merkezi Braşov’a geçmiş ve üç yıldızlıdan biraz hallice otelimize yerleşmiştik. Günlük geziler de sona erdiğinden sıra harika bir akşam yemeği ve müzikli eğlenceye gelmişti.

Otelden yürüme mesafesinde, ormanlık alanın hemen kıyısında dik çatısı ve ahşap kaplamaları ile sevimli bir binada düzenleniyordu gece. Akşam olmuş, buluşma sonrası otelden çıkmıştık. Gruplar halinde yürürken uzaktan uzağa, binanın hemen önünde açık havada bizim için pişirilen etlerin kokusu da burnumuzu gıdıklamaya başlamıştı.  Genç müdürlerden birisi,

– ‘Yahu, bu kokular aç kurtları çekmez mi buraya?’  buyurdu. Avcı olduğunu söyleyen bir bilirkişi, ‘Hayır! Kurtlar açlıktan gözleri dönmedikçe, gürültüye, ışığa ve insanlara pek yaklaşmazlar’ diyerek bilimsel saptamasını yaptı.

– ‘Ya ayı çıkarsa karşımıza?’ Aynı avcı, ‘Evladım, onlar bu mevsimde uyuyorlar, fazla gürültü etme, uyandıracaksın yoksa’ diyerek güldü. Soruyu soran, bir itirafta bulunurcasına,

– ‘Herhalde leopar bile çıksa karşıma o kadar korkmam, ama lütfen ayıdan söz etmeyin bana!’ diyerek, ayı korkusunu ortaya çıkarttı.

Restauranta girer girmez bir ayı postu karşıladı bizi. Ellerini açmış, ‘Hoş geldiniz evlatlarım’ dercesine, donuk gözlerle kapıyı süzüyordu. Oldukça heybetli idi, neredeyse tüm duvarı kaplamaktaydı.

Ayıdan korkan genç müdür, post bile olsa, biraz uzağından dolaşmayı uygun gördü. Diğer arkadaşları da pek komik olmayan bir kaç ayı esprisi daha yaparak, içerideki cam kenarı masalarına oturdular.

Kızarmış et, dünyanın en iyisi olmasa da Romen şarapları, salata ve müzik eşliğinde güzel bir gece idi. Akordeon, keman ve şimdi anımsamadığım bir kaç müzik aletini çalıp şarkı söyleyen sevimli Romen müzisyenler masa masa dolaşıp kimi zaman yerli, kimi zaman ortak melodiler eşliğinde ortama renk katıyorlardı. O zamanlar kapalı alanlarda sigara rahatça içildiği için, dışarıdaki buz gibi havanın aksine içerisi sıcak, puslu ve nemliydi. Yürürken adeta camın içinde dolaşılıyormuş hissini veriyordu…

 

soru-yanit-separator

 

Yemeğin sonuna doğru, metrekareye dört adet düşen müdürlerden birinin aklına bir şaka yapma düşüncesi takıldı. Ayıdan korktuğunu söyleyen genç müdürü bir şekilde korkutmaya karar verdiler. Bu düşünce, girişteki postla da örtüşünce gizlice postu alıp arkadan yaklaşarak ayı postunun pençesi ile kurbanın sırtına dokunmayı planladılar ama, ayı daha yaklaşamadan kurbanımız arkaya bakarsa tüm şaka boşa gidecekti.

– ‘Dışarıdan saldırsak olmaz mı?’ dedim aniden, demez olaydım.

– ‘Nasıl yani?’

– ‘Ben postu alayım, dışarıdan dolaşarak camın oraya gidip, ormandan saldırayım!’

– ‘Harika fikir. Tamam, öyle yapalım, ben de gidip biraz konuyu ısıtayım masada.’

Baş müdür masaya geri döndü, bir kaç kişi ile fısıldaştı, iş arkadaş ve şakadaşları da masada yalan ayı hikayeleri anlatmaya başladılar. Birisi Bolu’da bir dağ evinde kalırken kapısına vahşi bir ayının dayandığından söz ediyor, bir diğeri ayı ile ormanda karşılaşılırsa nasıl davranılacağı konusunda öğütler veriyor… Biz işi sağlama alıp Romen yerel rehbere de şaka konusunda bilgi verip, numaradan aynı masaya oturttuk bir içki içmesi bahanesi ile. O da, uydurduğu hikayelerle bulunduğumuz yerdeki ayı saldırılarını anlatmaya başladı:

– ‘… Hatta bir kış, hiç unutmuyorum, çok çetin geçti! Aynı bu sene olduğu gibi… O kadar soğudu ki hava, kış uykularından uyandı ayılar ve devamlı ızgara et kızarttığımız için o kızgınlık, uykusuzluk ve açlıkla buralara kadar geldiler, hatta bu gördüğünüz salonun pencerelerini kırdılar. Allahtan silahlarımız vardı, havaya ateş açıp korkutarak kaçırabildik…’

Bizim müdür tuzluğa uzanmak bahanesi ile biraz daha uzaklaştı camdan. Çaktırmadan uzun ahşap sıralarda bir on beş santim daha içeri kaydırmıştı kendini…

Zaman gelmişti. Garsonu çağırdım ve bir ‘lö şaka dö l’eşşek’ yapacağımızı, yardımının gerektiğini, kapının girişindeki ayı postunu kullanacağımızı söyledim. Zaten önceden Romen yerel rehberimiz de konuyu konuşmuş olduğundan zorluk çıkmadı ve ben ayı postunu kimseye göstermeden dışarı çıkarttım.

Hava çok ama çok soğuktu. Saat geceyarısına yaklaşmakta olduğundan Braşov’da el ayak çekilmişti. Tek tük yanan ışıklar, tüten bir kaç baca ve uzaklarda havlayan bir kaç Romen köpeğinden başka yaşam izi yoktu ortada. Usul usul yağan kar da, içeri kadar giren ayak izlerimizi örtmeye başlamıştı.

Ayı postunu omzuma koydum, kurumuş kafasını da başımın üzerine yerleştirdim. Ne kadar da ağırmış, sadece derisi ve gerisi kalmış olsa da. Biraz da tüy ve deri kokuyordu elbette. Tuvalet spreyi kokacak hali yoktu zavallı ayının… Zorlukla dolaştım arka tarafa. Uzaktan camları kontrol ediyor, doğru pencereyi tutturmaya çalışıyordum.

Karşıma aşılması zor bir çit çıktı. biraz kara ve çamura bulanıp, yün eldivenlerimden birini yırtarak, pantolonumun ağını sökerek, nefes nefese diğer tarafa attım kendimi.  Biraz daha yürüdüm ve bir kaç pencere sonra avımı gördüm: Neşe içindeki masanın ortasında, biraz neşesiz, anlatılanları dinlemekle yetiniyordu.

Boğazımı temizledim, ayının pençelerinin birinden sıkıca tuttum ve cama yaklaştım. İçeriden tatlı çigan melodileri dışarı sızmakta, araya bardak tokuşturma sesleri ve şen kahkahalar karışmaktaydı. Masadakiler nereden bilebilirlerdi ki birazdan, bir ömür boyu anlatılacak ‘iksikslarç’ bir şakanın kurbanı olacaklarını?

Bizim genç müdür kurbanımız, dışarıdan zorlukla görebildiğim kadarı ile yine pür-kulak bir başka ayı hikayesi dinliyor olmalı idi. Rengi biraz solmuşsa da pek belli etmiyordu.

Nefesimi içeri çektim ve zavallı bir aç ayının bile ormanda yürürken duyduğunda kanını donduracak kadar korkunç ve yüksek bir sesle bağırmaya başladım :

– ‘Graağoaaaöaaaroaaaaaaaağğğğğh!’

Diğer taraftan da pençemi cama vuruyor ve ayaklarımla ahşap duvarı tekmeliyordum. Bu kadar gürültünün bir tek kendimden çıktığına inanmasam da bağırmaya devam edip pencereyi sarsıyordum aralıksız : – ‘Hrooooöağğğhrrrrrrrrrrr!’

Camdan bulanık ta olsa gördüğüm sahneyi abartmadan anlatmalıyım: Bizim genç müdür, yarım saniye içerisinde önce oturduğu ahşap sıradan yaklaşık yirmi santim yukarı fırladı. Fırladı mı, zıpladı mı tam çözemedim. Yukarı doğru çıkarken, yavaş çekimde cama doğru kafasını çevirdi ve koskoca bir ayı kafası ile bir adet pençenin, camı çerçeveyi sarstığını gördü.

Yerçekimi kanunu, yine yavaş çekimde bu müdürü aşağı doğru ikseşittirbirbölüikigetekare çekerken, kendinden inanılmaz bir çeviklikle, henüz oturma pozisyonunu koruyan vücudu bir Romen jimnastikçi edası ile açıldı, yere yatay bir pozisyon aldı ve adeta denizde bir sandalın altından geçercesine, inanılmaz bir kıvraklıkla masanın altına kayıverdi. Son görebildiğim, yaklaşık iki saniye içerisinde yüz üstü yere yapıştığı ve ahşap karolar ile hemzemin olduğu idi…

Dışarıya kahkahaların taşması uzun sürmedi. Öksürük ve tıksırıklar birbirine karışıyor, neredeyse masadaki herkes elleri böğründe, iki büklüm olmuş gülmekle öğürmek arası garip sesler çıkartıyorlardı. Kurşun rengi suratları ile, şakadan haberi olmayan bir kaç kişi de masada beti benzi atmış bir halde sağa sola bakınıyorlardı.

Yirminci yüzyılın Romanya’sında, dağbaşı teknolojisinin olanakları ile yapılabilecek en mükemmel eşek şakası başarıya ulaşmıştı.  Artık, anılarıma gülümseyerek yazacağım bir kaç sayfa daha eklenmişti. Soğuk ta kendini iyice hissettirmeye başladığından, ayının postu da artık ağır geldiğinden, içeri girip müdürle ben de biraz dalga geçeyim diyerek camın önünden ayrıldım.

Ama kader ağlarını örmüştü, sevgili günlük… Yürümeye başlamak için geriye döndüğümde gördüğüm manzara, birden kanımı dondurdu! Dışarı çıkarken sesi uzaklardan tatlı bir nostalji gibi gelen en az yedi sekiz azman sokak köpeği -yok, çevrede fazla ‘sokak’ olmadığından dağ köpeği demek daha doğru- kafalarını sağa sola oynatıp bana bakıyorlardı.

Uzaktan bir kaç tanesi de ‘Graağoaaaöaaaroaaaaaaaağğğğğh!’ ya da ‘Hrooooöağğğhrrrrrrrrrrr!’ olarak Türkçeleştirdiğim insanlık dışı ayısal hayvansal bağırışları duymuş, arkadaşlarına yardıma koşuyorlardı.

Küçük yaşlardan beri köpekleri severim. Çocukluğumu geçirdiğim Samsun İlköğretmen Okulu lojmanlarında az yavru beslemedim. Köyden gelen sütü annemden gizli eniklere taşımışlığım çoktur, köpek sürüleri ile oyun oynayarak yıllarca beraber dolaşmışlığım da vardır. Eh, biraz davranışlarını anlıyoruz elbette, eskiden gelen içgüdülerimizle. Yani, pek ‘arkadaşça ve şakacıktan’ değildi bakışları.

Son gelenlerle toplam on-on iki adede ulaşmış Romen köpeği çetesi sağa sola kafa devirmeyi bırakmış, dudaklarını kaldırmış ve dişlerini göstermeye başlamıştı. Ne de olsa onlar için de eşine çok az rastlanan bir durum söz konusu idi. Belki de yıllardır bekledikleri ayı, işte karşılarında durmakta idi.

Kulak verdim bu sevimli hayvancıklara: – ‘Hrrrrrrrrğğğğğğğğğğğ!’

Yanıtladım: – ‘Miraba cici köpekler! Geh bakayım, mucuk, muck…’

Sesim ‘Cmylmz ezik taklit modeli’ biraz ince çıkmıştı galiba. Olsundu, sürüye dayılık, pardon ayılık taslayacak halim yoktu. Kısa bir süre düşündüm. İçlerinden biri sürünün önüne geçecek ve ‘Durun, o bana Samsun’da süt vermişti, kokusundan tanıdım!’ diyecek ve bana yolu açacaktı. Ama herhalde aralarında Samsunlu yoktu, olsaydı bile yedi yıl çarpı yaş, çoktan eşek -pardon köpek- cennetini boylamış olmalıydı. Hiç biri öne çıkmadığı gibi, yavaşça çevremi de sarmaya başladılar.

İçeriden hala kahkahalar taşıyordu dışarıya. Oysa kimsenin aklına şakayı düzenleyenin şimdi ne durumda olduğu gelmiyordu. Yahu bir kişi olsun, dışarı bir hava almaya çıkmaz mıydı? Aslında çıksalar bile kurtuluşum olan o güvenli kapı ile aramda yaklaşık otuz metre yol, dik bir köşe ve aşılması neredeyse olanaksız yüksek bir çit vardı. Ertesi sabah Romen gazeteleri yazacaktı : ‘Dün gece üstünde ayı postu olan şüpheli bir şahıs köpekler tarafından parçalandı. Ceset tanınmayacak halde, soruşturma sürüyor…’

Ne sürecek? Orada yatan bendim işte. T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Eşek Şakalarından Sorumlu ve Sorunlu Profesyonel Baş Rehber, Şef Rehber…

Kızlarım soracaktı : ‘Babam nasıl öldü anne? Bir daha anlatsana!’

 

soru-yanit-separator

 

Hayır! Böyle bitemezdi. Daha yaşanacak ve yazılacak anılar vardı…  Kıpırdamadan bir kaç saniye daha bekledim ve gözlerimi kapattım. Biraz önce dalga geçtiğim jimnastik hareketlerini aklımda canlandırmaya çalıştım. Ne yapmalıydım?

Kurbanımın yaptığı gibi, çocukluğumuzun ünlü Romen jimnastikçisi Nadia Comaneci kıvraklığında önce yirmi santim havaya zıplayıp, daha sonra ellerimi uzatarak, bu sefer masanın altına kaymak yerine, denize balıklama atlar gibi çitin üzerinden aşmalı idim. Daha sonra da derli toplu iki takla ile hemen ayağa kalkıp, kalan yirmi metreyi yaklaşık yüz otuz kilometre bölü saat ile Usain Bolt’tan da hızlı geçip, uzun üç adım ile kapalı olan kapıyı Bruce Lee uçan tekmesi ile açıp içeri dalmalı idim.

İşte bu bir kaç saniye ve bir cümleye sığdırdığım hareketler bütünü aslında yüksek ve üç adım atlama,  aletli jimnastik, hızlı koşu ve karakuşak bininci dan karete gibi birden fazla spor disiplini gerektirmekte idi.

Bende ise şu an hiç işe yaramayan masa tenisi ve basketbol merakı olduğundan, durum iyice ümitsizleşmeye başlamıştı. Çevrem tümüyle sarılmış olsa da, çit ile aramda hiç bir itoğlu it yoktu. Önce bir iki adım attım, it sürüsü de attı…

‘Geh, mucuk’ dedim elimi şaklatarak, ‘Hırrrrrrrrrr’ dediler dillerini şaklatarak. ‘Ulen ben ayı değil, insanım, insan!’ diyeceğim de, köpoğlu anlamayacak…

Birden fırladım! Artık çite çarptım mı, tolsadım mı, parmaklarımı geçirip tırmandım mı bilemiyorum, kendimi çitin üzerinde buldum. Köpekler, bu ani atağı beklemiyorlardı ama bir saniye sonra onlar da arkamdan seğirtiverdiler. Bacaklarımı hızla gerip, kendimi çitten olabildiğince uzağa fırlattı isem de, yumuşak karın içinde yuvarlanmaktan kurtulamadım. Adi köpekler, çitin üzerinden geçip zaman kaybetmektense, tahtaların altından sıyrılıp koşmaya başlamışlardı.

Beni köpeklerle karşı karşıya getiren post, bu sefer işe yaradı. Bilinçsizce, daha hızlı koşabilmek için üzerimden fırlatıp arkamda bıraktığım postun üzerine atladılar önce. Birdenbire Apollo uzay modülü gibi ikiye ayrılıveren ayıyı ve ileri koşmaya devam eden beni tam kavrayamamışlardı ama, sonuç olarak pençelerini kıllı ve ayı ayı kokan ‘bir şeye’ geçirmiş, dişliyorlardı. İçlerinden akıllıca olanı, ki Samsun’da sütümü içmeyenlerdendi, ‘Hey bir dakika! Aldatıldık… Bu sadece bir post! Şu ileride koşan gölgeye hücuuuum’ diye bağırdı aniden.

Ben o arada köşeyi dönmüş kapıyla aramdaki yolu kısaltmaya çalışıyordum. Bacaklarım yaşamım boyunca olmadığı kadar açılmış, kalp her halde yüz seksene fırlamıştı. Buz gibi havaya rağmen her tarafımdan soğuk terler  boşanmakta idi. Samsun köy sütü içmemiş olan akıllı köpek köşeyi dönüp bana otuz iki diş boyu yaklaşmışken havada bir süre asılı kalıp derin bir nefes aldım, başparmaklarımla işaret parmağımı birleştirip, Tibet’te yedi yılda öğrendiğim ‘zensel’ dinginlik ile sağa sola baktıktan sonra uçan tekmeyle açtığım kapıdan kendimi içeri fırlattım ve keskin dişlerle beni ayıran menteşeleri yerinden sökercesine hızla kapattım.

Şansıma, restaurant girişi fazla kalabalık değildi.  Tuvalet için sıra bekleyen bir kaç kişi ve tatlı servisini yetiştirmeye çalışan bir garsondan başka kimse yoktu. Böylece benim içeri alı al moru mor yuvarlanarak girişim pek dikkat çekmemişti. Çaktırmadan tuvalet sırasına yazıldım. O arada rengim biraz düzeldi, sıra bana geldiğinde de elimi yüzümü yıkayıp kendime biraz çeki düzen verdim. Nefesim ve kalp atışlarım da normale dönünce hiç bir şey olmamışçasına masaya geri döndüm.

İçeridekiler beni görünce bir kez daha patladı kahkahalar. Öyle ya, yıllar boyu anlatacakları bir şakanın baş kahramanı idim. Ter içindeki sırtımı sıvazlayıp bizim müdürün nasıl masa altına bir saniye içinde kendini atıverdiğini tekrar tekrar anlattılar. Nereden bilsinlerdi ki ava giden avlanmış, şakayı yapan, paça ve poposunu geceyarısı köpeklere kaptırmaktan son anda kurtarmıştı!

Yemeğin ve eğlencenin sonuna gelmiştik. Camlar artık iyice buğulanmış, Romen müzisyenler de tüm gece boyu çalmaktan yorulmuşlar, kendilerine ayrılan masada yemeklerini yiyorlardı. Karnı doyanların gözleri pabuçlarında olduğundan, her an kalkılabilirdi. Hemen çaktırmadan kapıdan seğirttim. Etrafta kedi, köpek, kurt ayı olmadığına kanaat getirince, dikkatlice yürüyüp postun olduğu yere geldim.

Bir zamanlar tüm ormanı titreten vahşi ayı, karlar arasında, hırpalanmış ve başı arkaya devrilmiş bir halde bana bakıyordu. Yavaşça aşıp üzerindeki karları silkeledim, içeri girdiğimde de dikkatlice sağına soluna baktım. Ancak saldırıya uğrayanın anlayabileceği bir kaç diş izinden fazla bir hasar yoktu. ‘Postu deldirmek’ deyiminin bu geceki anlamı yerine oturmuştu. Yerine astım, izin aldığımız garsona da ‘Çok sağol, bak aynen yerine koyuyorum’ dercesine kaş göz yaparak durumu özetledim.

Benim terim soğumuş, kalp atışlarım normale inmiş ve nefesim düzelmişti ama, zavallı ayı postu hala kesik kesik soluyor, donuk ve korku dolu gözlerle ileri bakıyordu…

Ayıoğlu ayı işte. Korkacak ne vardı ki?

YORUM YOK

YORUM YAP