İSVİÇRE YOLLARINDA YAPAYALNIZ

1.098 • 8 Aralık 2016 • ANILAR • 5.778 GÖRÜNTÜLEME

ozge-ersu-anilar-isvicre-yollarinda-yapayalniz-2

SEN EN SON NE ZAMAN BİRİNİ GERİDE BIRAKTIN SEVGİLİ GÜNLÜK?

Zürih Cenevre Otobanı, Felsenau
Ekim 1998

Değerli Dostlarım,

Hâlâ zaman zaman değişik üst düzey organizasyonlarında keyifle yer aldığım, Türkiye’nin konusunda en önde gelen bir gıda grubunun tüm kurumsal gezilerini 1996 – 2006 yılları arasında yapmış, aynı zamanda bu kuruluşun adını taşıyan basketbol takımı da Euroleague Basketbol Ligi’nde yer aldığından, üst düzey şirket yöneticilerini, çalışanlarını ve tüm Türkiye’deki davetli dağıtıcılarını, basketbol takımı oyuncu ve yöneticileri de dahil olmak üzere, iki yüz kişiye yaklaşan gruplar olarak kiraladığımız (charter) uçaklarla Avrupa’daki şehirlere iki ya da üç günlük geziler düzenleyerek bu on yıl boyunca götürüp getirmiştik.

Bir kaç gün maçın oynanacağı şehirde veya yakınlarında konaklama, çevre gezileri, yemekler ve maç akşamı derken, kiraladığımız uçağın saatine göre ya maç gecesi geç saatlerde, ya da ertesi gün erkenden ülkeye dönerdik.

Ben de genelde yine bu kuruluşun çok önem verdiği basın grubu ile ilgilenirdim. Bu tür gezilerdeki basın grupları genelde ülkenin nabzını elinde tutan, görüşlerine önem verilen ya da çok izlenen, okunan yazarlardan oluşurdu. Spor basını ayrı idi, onlar bizimle değil, takım ile kampta aynı otelde kalırlardı.

Belki bir gün, sadece bu tür gezilerde bir arada olduklarımla değil, T.O.B.B. ve DEIK ile yaptığımız T.C. Başbakanlık ve Cumhurbaşkanlığı resmi heyet gezilerinde karşılaşıp gezdirdiğim ‘Basın Mensupları’ ile ilgili anılarımı da isim vermeden anlatırım. Kimileri ile hâlâ devam eden çok iyi dostluklar kurdum, kimilerinin gerçek dünyasını görüp, sohbet edip biraz tanıyıp çevreye ve kendilerine olan davranışlarını gözlemleyince, yazdıkları köşeler benim için bembeyaz, içi boş satırlara dönüştü. Onları okumak için harcadığım kalorilere ve zamanıma yandım.

Her neyse. Gelin sizleri İsviçre’ye davet edeyim. Aynı biçimde, yine aynı kuruluşun gezisi idi ama bu kez yanımda basın ya da yönetici yoktu. Sadece rehber olarak ben ve benimle birlikte sayısı elliye yaklaşan, çok azını önceki gezilerimden tanıdığım kalabalık bir bayi grubu vardı. Kendilerini biraz İsviçre’de gezdirecek, sonra da Cenevre yakınlarındaki maça götürüp (Lyon ile oynamıştık yanılmıyorsam) Lyon’dan da dönecektik.

Bu tür yurt dışı deneyimi az olan, hatta hiç olmayan gruplar zaman zaman meslektaşlarımı yorar, korkutur ve kızdırır ama ‘doğru ipleri çekmeyi bildiğinizde’ o geziden o kadar hoş anılar ve dostluklarla ayrılırsınız ki, isminizi yıllarca unutmazlar. Aslında ben de çok rahat ederim bu tür deneyime aç ve öğrenmeye açık gruplardan oluşan gezilerde. Düşünsenize, yaşamı boyunca belki ilk kez yurt dışına çıkan elli çift göz ve kulağa ilk siz sesleniyorsunuz, onların hayallerini öncelikle siz biçimlendiriyorsunuz…

Elbette her şey toz pembe değildi. Aslında karışıklık daha İstanbul Atatürk Havaalanı’nda başladı. Grup 51 kişi görünüyor, son dakikada iptal edenler, alana yetişemeyenler, gelemeyen arkadaşı yerine kimseye sormadan başkasını getirmiş olanlar derken daha ilk saatlerde liste ve grup sayısı delindi, zavallı Microsoft Excel çıktısı çorbaya döndü. Allahtan bir kaç katılımcı da beni ‘Abey, biz doğrudan alandan seni beklemeden ayrılacağık, Zürik’te akrabalar var, biz belki seninle dönerik, belki kalırık, sen bekleme!’ diye bilgilendirdi.

Düşünsenize, alana grubu ve beni uğurlamaya gelmiş acenta yöneticilerine soruyorum listenin son durumunu, onlar da işin içinden çıkamıyorlar… ‘Sen yola çık, arkandan yollarız doğrusunu’ dedilerse de, o liste hiç gelmedi, ben elimde isimlerin üstü çizik, yanları not dolu ve oklardan geçilmeyen bir çıktı ile baş başa kaldım tüm gezi boyunca.

Ne olur ne olmaz diye, aslında her zaman yaptığım gibi, uçak kapısındaki görevlilerin ekranında kendimden başka kimsenin geride kalmadığını gördükten sonra içeri girdim. ‘Artık İsviçre inişine de Allah Kerim, olduğu kadar’ dedim. Grubu saymanın, katılımcı adedini belirlemeye çalışmanın ve kaç kişi olduklarını kontrol etmenin anlamsızlığı ortadaydı, toplamda kırk beş ile elli arasında gidip geliyordu rakamlar işte…

Biz Türk Kuşu’nun tarifeli uçağı ile, sayısını yalnızca ‘Allah bilir’ kırk ile elli arasında gidip gelen grubumla Zürih’e hareket ettik. Olaysız bir uçuş sonrası İsviçre inişimizde, yine tüm gruplarımda yıllardır uyguladığım üzere, herhangi bir sorun çıkmasın, takılma olursa ilgilenebileyim diye pasaport kontrolünden en son ben geçtim, dolayısı ile valiz bandına da yine en son ben vardım.

Konuklarımızın bir bölümü sözümü dinlemiş, beni valiz alınan bölgede bekliyordu, bir bölümü ise ‘Ulen bu Özge Abey arayıp arayıp bizi nerede bulamaz acaba?’ diyerek, eskimiş Zürih Kloten Havaalanı’nın benim bile zor ulaşacağım yerlerine gidip, bir üst katta, salonların sonunda, ‘Git orayı bul, orada bekle’ desem, kırk kere kaybolacakları bir noktada sigara tellendirmeye çıkmışlardı bile. Gruptaki katılımcıların çoğu da ilk kez bu gezide bir araya geldiklerinden, onlar da kim kimdir tam bilemiyorlardı. Beni bekleyen konuklardan aldığım bilgi ile, sayısı belli olmayan bazı katılımcılarımızın da doğrudan alan kapısında kendilerini bekleyen akrabalarına teslim olduklarını öğrenmiştim.

Burada bir not düşeyim: Türk milletinin bayi gezisi adetidir: Kapıkule’den Bulgaristan’a girdiği ilk kilometrede bile ‘Ahanda Avrupa’ya geldik! Özge Abey, bizim Portekiz Porto’da akrabalar neyin var, biz bir trenle oraya gidip gelebilir miyiz?’ diye sormaya başlar kardeşlerimiz. Onlar için Avrupa’daki her yer, kendileri nerede olurlarsa olsun, günübirlik gidip dönülecek bir yakınlıktadır, her ama her kasabada herhangi bir iki bin kilometreyi iki saatte alabilecek hızlı tren ağı vardır, ya da her yere otuz dakika uçuş mesafesinde o zamanın otuz Fransız Frangı ile uçak bileti bulunabilir. Bayılırım ben bu iyimserliğe. ‘Abey’ derim: ‘Şu an Bulgaristan Svilengrad ile Portekiz Porto arası üç bin yedi yüz kilometre yol! Araba ile dört gün, tren ile üç gün, uçakla dört saat, aralıksız yürüyerek yedi yüz elli saat ya da bir ay! Sen git, dön, inan Türkiye’den yeniden yola çıkman daha kolay!’ Bir ara dinler gibi yaparlar ama büyük bir çoğunluğu, belki de kuruluşun desteği ve sponsorluğu ile, kendi başvurusu ile alamayacağı sınırlı Schengen Vizesini almış olduğundan, yine kendi bildiğini okur.

Evet biz ne diyorduk? Nasıl oldu ise, bir biçimde benimle kalan kim varsa, dağılan dağılmayan, sigara içen içmeyen, Bulgaristan, Porto ya da İsviçre’de akrabası olmayan tüm katılımcıları otobüsümüze bindirdim. Grubu saymanın, katılımcı adedini belirlemeye çalışmanın ve kaç kişi olduklarını kontrol etmenin anlamsızlığı ortadaydı, toplamda kırk ile kırk beş arasında gidip geliyordu rakamlar işte…

Bindik bir otobüse, gideyoz Zürih’e. Şehir merkezine girdik, otobüsün bize ayırdığı zamanın sonlarına geldiğimiz için kısa bir panoramik gezi yaptım. Otobüs ile Zürih o kadar zordur ki, her yere girip çıkamazsınız. Biraz üniversite, biraz göl kıyısı derken, otele geçtik. Otelimiz tam İstasyon karşısındaki prestijli cadde Banhofstrasse’nin başında yer alan, dört yıldız görünen ama bana sorarsanız üç buçuktan hallice, çok büyük olmayan eski Hotel St. Gotthard idi.

Odaları dağıttım, herkes akşam yemeği öncesi dinlenmeye çıktı, bir bölümü de ‘Abey, ben anahtarımı alıyom ama kayınçolarda kalacam, belki hiç gelmem, he!’ dedi. Ben de elimde kalan, sahipsiz, üzerinde isim yazılı anahtarları ‘Olur da gelirlerse kimliklerine bakıp verirsiniz’ diyerek resepsiyona bıraktım.

Akşam yemeğine daha az kişi gittik. Grubu saymanın, katılımcı adedini belirlemeye çalışmanın ve kaç kişi olduklarını kontrol etmenin anlamsızlığı ortadaydı, toplamda otuz beş ile kırk arasında gidip geliyordu rakamlar işte… Zürih konaklamamız bir gece idi, zaten ertesi gün karayolu ile maçın oynanacağı Cenevre taraflarına geçecektik.

Sabah oldu, kahvaltı bitti, otobüsümüz geldi ve ben resepsiyondaki herkesi otobüse davet ettim. Resepsiyondaki valiz görevlisinin eline de bir yirmilik ‘Sıvisfrang’ sıkıştırıp, ‘Goethe Enstitüsünden Gelmiş’ Almancam ile ‘Gözünü seveyim, al bu oda listemiz, şu bizim odalara pas anahtarın ile gir, uyumuş kalmış kimse var mı kontrol et, bekliyorum’ dedim. Çocuk dediğimi ‘Gözünü seveyim’ bölümü hariç anladı. Oysa ki ‘Lass mich dein Auge lieben’ demiştim. Sol eli ile sağ gözünü tutarak merdivenlerde kayboldu. Gözünü gerçekten sevmemden mi korktu ne? Valizlerin yerleştirildiği sırada bu kontrol de bitti, unutulmuş bir naylon torba ve bir hırka ile döndü bizimki, ‘Kimse yok odalarda, bazı odalara ise hiç dokunulmamış’ dedi.

Artık kim kaldı ise otobüse bindik, kapılar kapandı. Günlük olağan hatırlatmalarıma başladım: Pasaport, cüzdan yoklaması, dolap içinde unutulan elbise ve kasa kontrolü, valizlerinin kendileri tarafından otobüse konulduğunun doğrulanması…

Araç hareket etmeden, grubu bir sayayım dedim. Bunu yetiştirdiğim genç meslaktaşlarıma da öğretiyorum: İyi bir rehber elle, parmakla, kafayla ve yüksek sesle sayım yapmaz. Arada sakince dolaşıp gözleri ile içinden sayar, dudakları kıpırdamaz, sadece göz bebekleri oynar. En arkaya kadar gider, bir de arkadan öne doğru kontrol eder: Neme lâzım, önlerden kafası görünmeyen kısa boylu biri vardır, veya o anda yerden bir şey almak üzere eğilmiştir, kaykılmıştır ya da şaka olsun diye saklanıyordur… Sayı yanlış çıkabilir. ‘Yok artık’ demeyin, neler gördü bu gözler.

Geriye doğru tekrar sayarken bir an durakladım. Yahu, otuz beş olsa ne anlam ifade edecekti, kırk beş olsa ne? Sonra düşündüm, Ben Zürih kalkış sayısını bileyim de, yoldaki molada ayrılmak isteyen olur, bir benzincide akrabası ile buluşacak olan olur… Yine de grubu saymanın, katılımcı adedini belirlemeye çalışmanın ve kaç kişi olduklarını kontrol etmenin anlamsızlığı ortadaydı, toplamda otuz ile otuz beş arasında gidip geliyordu rakamlar işte…

Yola çıktık. Bern üzerinden Zürih Cenevre arasındaki yaklaşık üç yüz kilometrelik yolu normal koşullarda bir uzun ya da iki kısa mola dahil beş saatte alırdık hep. Eh, yol olur da, otobüs olur da Özge Abey olma mı? Ben de sahneme çıkmışım, mikrofon elimde… Yine dükkânımın kepenklerini bir başka coğrafyada açmışım, hava da güzel, daha ne isterim? Toplamda otuz otuz beş çift göz ve çift kulak tüm dikkatini bana ve camlarının önünden akıp giden İsviçre’ye vermiş, daha ne olsun?

Allaaaah! Tutmayın beni. Vierwaldstättersee’den girip adını Latince ‘Beyaz’ anlamındaki Albus’dan alan Alp Dağları coğrafyasından çıkmalar mı, Birinci Dünya Savaşı sonrası geçerliliğini koruyan tek anlaşma olan Lozan’dan başlayıp Yodel müziğine geçmeler mi, Fondue geleneğinden Gruyères peynirlerine zıplamalar mı? Anlattıkça açılıyor, açıldıkça anlatıyordum. Ara vermeden, adeta nefes almadan… Abeyler de bir kültür şokuna, daha doğrusu doz aşımına uğramış halde gözleri açık, kıpırdamadan, belki de korku ile beni dinliyorlardı.

Aradan yaklaşık bir buçuk saat geçti. Programda Bern olmadığı için dışından, Kuzeydeki Felsenau bölgesinden dolaşıp sonrasında bir mola vereceğimiz için ben de bir nefes alayım diyerek, bir süre sonra duracağımızı söyledikten sonra mikrofonu bıraktım. Arkama tam yaslanmıştım ki bir katılımcı sessizce yanıma geldi ve ‘Özge Abey, arkada bizim yaşlı bayilerden biri sessizce ağlıyor bir saattir’ dedi.

‘Allah Allah’ dedim. Kemer takma zorunluluğumuz olduğundan, aslında zorunluluktan öte, bizim can güvenliğimiz açısından son derece önemli olan bu uygulamayı otobüs içinde acımasızca uyguladığımdan, mesleğe ilk başladığımız yıllardaki gibi ayakta ya da ön koltukta geriye dönerek anlatım yapmıyorum, yapamıyorum. Göz temasında olmanın keyfi başka olsa da, hiç bir şey canımızdan kıymetli değil elbette. İşte bu nedenle, geriye dön(e)mediğim için ağlayan konuğum da benim dikkatimi hiç çekmemiş. Kimse de benim anlatımımı bölmek istememiş.

Hızla bu konuğumun yanına gittim. Şoför arkasındaki sol sırada camdan dışarı bakarak sessizce ağlıyor ve ip gibi yaşlar yanaklarından süzülüyordu. ‘Bir vefat haberi mi aldınız?’ dedim ses yok. ‘Rahatsız mısınız, ne yapalım, söyleyin!’ diye ünledim, dışarı bakmaya devam etti. ‘Acı bir anınız mı aklınıza geldi bu topraklarda?’ diye sordum, camdan dışarı bakarken gözlerini kısıp bir kaç damla yaş daha düşürdü yanaklarına.

Artık sorularım iyice anlamsızlaştığından elimle alnını tuttuğum. Yavaşça bana döndü. Beyaz saçlarının arasındaki birer adacık gibi su içinde parlayan güzel mavi gözlerini gördüm. Temiz yüzlü sakalsız, altmış yaşlarında bir ‘Abey’ idi. Belki kulaklarında işitme sorunu vardır diyerek, bu kez dudaklarımı gerginleştirerek ‘İ-yi mi-si-niz?’ diye yavaşça konuştum. Elini yavaşça ceket iç cebine attı. Benimle beraber omuzlarımın arkasından merakla amcaya bakan diğer katılımcılar hafifçe gerildiler ve gerilediler. ‘Hey dostum’ amca ise titreyen elleri ile bir belge uzattı bana. Aldım.

Bir bilet koçanı idi bu. Evet yeniler bilmez, eskiden biletler ‘koçan halinde’ idi ve kaybetti isen yanardın! Öyle ‘Bir pirint daha alırız, ne var ki Özge Abey?’ dönemleri henüz başlamamıştı, mobil cihazlarımız ise Casio hesap makinesinden biraz daha halliceydi.

‘Ulen ben bu logoyu tanıyorum bir yerden ama?’ dedim içinden… Her uçuşta geç kalan, kelimelerin baş harfleri ile aramızda ‘Every Landing Always Late’ dediğimiz İsrail Hava Yolları EL-AL bileti idi elimdeki.

‘Yahu’ dedim. ‘Bizim bayi abeyin elinde İsrail Havayolları bileti ne arar ki?’ Sonra gözlerim isme kaydı. Geçmiş zaman, unuttum elbette ama tam ve su katılmamış bir İsrailli adı idi. Gelin ‘Haim Gersham’ diyelim…

‘Haim Abey, sen kimsin, neredensin, necisin, bu kuruluşun Tel Aviv Bayisi misin?’ diye dört beş dilde tekrar ettim, ses yok… Ağlamaya ve bana bakmaya devam edip, nasıl da içimi eritiyordu o arada… Kendi babanızı böylesine çaresiz bir durumda düşünsenize?

Uçuşa baktım ki, anaaa: Bizim otelden çıktığımız saatten üç saat sonrasına bir Zurich – Tel Aviv Yafo uçuşu, LY bilmem kaç bin kaç… Yani birazdan havalanacak, biz ise artık Zurich’e iki, Kolten’a ise neredeyse üç saat uzaklıktayız. Yani uçak bizim Haim Abey’i üstümüzden geçerken alsa daha kolay…

Benim kafa hemen meslek içgüdüleri ile çalışmaya başladı. Haim Gersham Abey’i Cenevre’ye kadar misafir edip, tam Cenevre girişinde havaalanına da bırakabilirim, oradan bir uçuş bulabilirdi. Ama diğer taraftan, biletin ait olduğu Zürih’e dönüp biraz daha az bir ceza ödeyerek bir sonraki uçuşla gitmesi de aslında daha akıllıca geliyordu bana. Ben bu seçenekleri olmayan İbranicem ile anlatmaya çalışsam da dinlemiyor, ağlamaya devam ediyordu sürekli.  Yanımdaki haritadan Cenevre’yi gösterince ‘Loh Loh’ diyerek başını iki yana sallıyordu. Zürih’i gösteriyordum, biraz yüzü yumuşayıp ‘Ken, ken’ diyordu. Ben de içimden ‘Loh herhalde yok, no demek, hepsinde ‘o’ harfi var, dünya standardı, ‘Ken’ de hem İngilizce ‘I can’i anımsatıyor, hem de içinde ‘e’ harfi geçtiğinden evet veya yes anlamında olabilir’ diyerek Boğaziçi Ünversitesi İngiliz Dili Edebiyatı yıllarımda bana linguistik eğitimler veren hocalarımın kemiklerini sızlatıyordum…

Sonuçta, Zürih’e dönmesinin daha doğru olacağına karar verdim. Eh, Cenevre seçeneğini de sunmuştum ama kabul etmemişti. Molamızı vereceğimiz benzinciye girdik. Alaman İsviçresinden Fransız İsviçresine daha tam geçmemiş olsak da oradaki kasa görevlisine yarım yamalak durumu anlattım. Bu arada valiz indirme töreni de başlamıştı. Bu tür konularda Murphy kanunları geçerli olduğundan, Haim Abey’in valizi ‘İlk Giren Son Çıkar’ teorisi ile en diplerde idi. Ben de başı kesilmiş tavuk gibi bir kasiyer, bir benzin pompaları yanında sigaralarını yakan abeyler bir de otobüs bagajı arasındaki altın üçgende koşuşturup duruyordum.

Sonra biraz toparlandı işler. Haim Gersham Abey bir kenara oturdu, eline bir kahve verdiler. Valizi de yanında idi artık. Defalarca baktım, başkasınınki ile karışmış olmasın diye. Pompa başı sigaracılarını da uzaklara götürmüştüm.  Kalan zamanda o zamanlar kullandığımız takoz cep telefonum ile Zürih’teki oteli aradım, resepsiyondaki ‘ükelâ’ ile konuştum: ‘Bu adam kimdir, neden benim otobüsümde?’ dediğimde, çat pat İngilizcesi ile ‘Ben ona git resepsiyonda otur dedim, havaalanı otobüsü gelince herkes gibi sen de biner gidersin dedim, ne bileyim sizin otobüse bineceğini, hemen arkanızdan gerçek alan otobüsü de geldi zaten!’ diyerek topu taca attı. Yapacak bir şey yoktu. Meğerse bizim akıllı, her gördüğü sakallıyı babası sanıp, Zürich Kloten Havaalanı diye bizim otobüse binmiş.

Şimdi kendinizi Haim Abey’in yerine koyun: Düşünsenize, bir İsrailli olarak havaalanı diye otobüse binmişsiniz, otobüs yola çıkmış, alan yerine güneye gidip daha da uzaklaşıyor. Kalkıp bir şey de söyleyemiyorsunuz, çevreniz hacı sakallı ‘Abey’ dolu… Tespih çekeni var, rükû ve secdeyi ima ile yaparak namaz kılanı var… Ön taraflarda çılgının biri bağıra çağıra, bazen şiir okur gibi yaparak, bazen heyecanla, bazen de alçak sesle, adetâ cihat çağrısı yaparcasına bir buçuk saattir anlaşılamayan bir dilde aralıksız konuşuyor. Ağlamayıp da ne yapardınız?

Neyse. Çok muhabbet tez ayrılık getirmişti. Bizler Haim Gersham Abey ile, kırk yıllık dostmuşuzcasına sarılıp vedalaştık, parası olup olmadığını sorduk, cebinden çıkartıp bize İsrail Şekellerine karışmış Amerikan yeşillerini gösterdi, İbranice teşekkür etti. Ben de şans getisin diye o zamanın parası ile beş milyonluk bir Törkiş bangınot karıştırdım o desteye.

Otobüsümüz yavaşça mola yerinden çıkarken hepimiz camın sağ tarafında yapışmış, karşılıklı el sallıyorduk. Uzaktan yanlış görmedi isem onun da gözlerinden yine yaşlar süzülmeye başlamıştı. Yanında küçük valizi, bize el sallamaya devam eden ve bir buçuk iki saatlik uzun bir tanışıklığımız olan Haim Abey, yavaşça gerilerde kaldı, kayboldu. Kamera siyaha düştü.

Önüme döndüm. Bana birinin ağladığını öne gelip haber veren arkadaş, ‘Niye ağlıyorsun Özge Abey?’ diye sordu. ‘Ağlamıyorum ki’ dedim. ‘Gözüme bir şey kaçtı…’

Ah! Ama hepimiz biliyorduk ki, İsviçre’de toz yoktu. Grubu saymak için otobüsün arkasına doğru yürüdüm. Yine de grubu saymanın, katılımcı adedini belirlemeye çalışmanın ve kaç kişi olduklarını kontrol etmenin anlamsızlığı ortadaydı, toplamda yirmi beş ile otuz arasında gidip geliyordu rakamlar işte… Üstelik bu kez, bir eksiktik…

Aradan neredeyse yirmi sene geçmiş. Ben yine otobüslü her kalkışta grubumu gözlerimle iki kez sayarım. Niye bu kadar dikkat ettiğimi, aracın arkasına kadar yürüdüğümü soranlara da ‘Araya karışmış İsrailli var mı diye bakıyorum efendim’ derim. Hafifçe gülümseyenler olsa da, kimse aslında esprimi anlamaz.

Oysa benim aklımdan İsviçre’nin ortasında, Felsenau’da bir benzincide bıraktığımız, ak saçlı, mavi gözlü, devamlı sessizce ağlayan ve bize el sallayarak veda eden Haim Gersham Abey hiç çıkmaz. Ben gülümsemem, gözlerim aşağıda öndeki koltuğuma döner ve kaptana ‘Gidelim’ derim. Gözüme bir şey kaçar mı, kaçmaz mı, onu yalnızca ben bilirim.

Ha, bu arada meraklısına not: O basketbol maçını kaybettik, ama klasik söylemle, ‘Yenilsek de salondan başımız dik ayrıldık.’ Lyon uçağına son kişi olarak girerken yine de grubu saymanın, katılımcı adedini belirlemeye çalışmanın ve kaç kişi olduklarını kontrol etmenin anlamsızlığı ortadaydı, toplamda on beş ile yirmi arasında gidip geliyordu rakamlar işte… Üstelik yaşlı gözleri Hayim Abey yine ve hâlâ eksikti.

YORUM YOK

YORUM YAP