NEDİME’NİN SİLGİSİ

0 • 11 Aralık 2017 • ANILAR • 391 GÖRÜNTÜLEME

NEDİME’NİN SİLGİSİ
1972 Yazbaharı · Samsun İstiklâl İlkokulu

Yedi yaşındayım. Sene bin dokuz yüz yetmiş iki. Samsun İstiklâl İlkokulu, evet, ilkokul iki. 2B öğrencisi Özge Ersu, ‘örtmeni’ Dürdâne Ak eşliğinde bilgi dünyasına ilk adımlarını atıyor.

Kırtasiye ürünlerini çok severim. Defterden renkli kalemlere, o zamanlar pek karşılaşmadığımız kokulu silgilerden pergel ve cetvellere kadar. Kokulu silgi dedim de, yaşamıma tam kaçıncı sınıfta, hangi yıl girdi anımsamıyorum, sıklıkla burnuma götürüp derin derin içime çekmekten kendimi alıkoyamazken, çileği o plastik içine nasıl yerleştirdiklerini anlamaya çalışmam gelir aklıma.

O zamanların silgisi, bildiğin pütürlü koyu yeşil, defter yırtan türden, üzerinde afili ‘P’ harfi ve eğik yazısı ile Pelikan. Ha, biraz lüksümüz varsa, kalem kutumuzda ikinci bir silgi daha. O da laciverte kaçan rengi ile sekizgen, ortası delikli gri metalli ‘tükenmez kalem silgisi.’ Silmek demeyelim, o buluş doğrudan kağıdı moleküler düzeyde yok edip (o yıllarda Quantum Fiziği yok henüz), alttaki tahta sırada derin çizikler bıraktığı için, evet, gerçekten tükenmez kalem yazılarını da rahatlıkla tüketebiliyor.

Annem ve babam öğretmen olduğu için, okul kantininden zaman zaman yeni çıkan ürünleri öncelikli olarak satın alabiliyorlar. Ve bir akşam annem, Samsun İlköğretmen Okulu Coğrafya öğretmeni Melâhat Ersu, elinde bembeyaz bir silgi ile geliyor eve. Of, dikdörtgen ve eşkenar, yumuşacık, bembeyaz, hafif kokulu, ortasında ince bir mavi kat var. Sildiği zaman âdeta ruhumu temizliyor, saman kâğıdını bile yırtmadan. Üstündeki yazılara baktığımda, ortasındaki ‘M’ harfi daha büyük ‘DMO’, yani o zaman neredeyse tek kırtasiye madenimiz olan ‘Devlet Malzeme Ofisi’ni okuyorum. Artık gözüm gibi bakacağım silgime. Acaba anneme şiş ile deldirip, iplik ile boynuma mı assam? Yok be, ilkokul ikiye geçmişim, öyle çok ‘İlkokul Çocuğu’ gibi görünmeye gerek yok.

İlk gün okula götürüyorum silgimi. Aslında hep matematikçi Mehmet Ağargün’ün küçük oğlu Yücel ile otururum ama, nedense yanıma Nedime düşmüş o günlerde. Kumral Kleopatra saçlı, sakin yuvarlak yüzlü sessiz bir kız, sakin bir sınıf arkadaşım. Ders bitince biz Matasyon’a kişibaşı yirmi beş kuruşa Baruthane rotalı üst yoldan (o zaman daha sahil doldurulmamış) minibüs ile dönerken, Nedime de ‘Sekiz Numaralı’ belediye otobüsüne binip, eski stadyumdan sonra yukarı doğru çıkıyor, tam da Devlet Malzeme Ofisi önünden. Babası Devlet Malzeme Ofisi’nde çalıştığından, hiç evine gitmemiş olsam da, o kurumun lojmanlarında oturduğunu biliyorum.

Nedime dedim de… Zaman zaman Yücel ile anlamsızca, benim uydurduğum

– ‘Nedime, Nedime, git başıma ekşime!’

diye bir sloganı, okul çıkışı kendisine tebliğ ediyoruz. Kalp kırmak için değil ama, artık o yaşta neyin kafası ise? Belki de ‘güzel söz söyleme, lâtif hitâbet’ özelliğimin ilk ortaya çıkmaya başladığı zamanlar, belki de içimdeki akrebin ilk kıpırtıları…

Neyse, silgiye dönelim. O ilk gün havamdan geçilmiyor.  Arkadaşlarımın defterini kurşun kalem ile karalıyorum önce. ‘Hiii, ne yaptın?’ kelimelerini duyar duymaz, beyaz arası lacivert Devlet Malzeme ofisi silgimle kaymak gibi siliveriyorum çiziktirdiklerimi, hiç iz kalmıyor. Öyle pütür pütür artık bırakmıyor ardında, ince küçücük yuvarlanmış bir ip kalıyor yalnızca geriye.

Fakat heyhat! Kader ağlarını örüyor. İkinci gün okulda bir kaç teneffüs ve ‘beslenme saati’ sonrası, silgimi bulamıyorum! Olamaz! Nefes alış verişlerim sıklaşıyor, ter basıyor birden. Telâş ile çantamı döküyorum yere, kalem kutumun en derin köşelerine kadar parmağımı ve gözümü sokuyorum. Yok!

Yerlere bakıyorum, sıra altı gözün her tarafını arıyorum, bulamıyorum! Yaşamımdaki ilk yatırımlarımdan biri âdeta akıp gidiyor elimden. Diğer sıraları arıyorum, yok oğlu yok!

Sonra şeyt… Pardon. İçimdeki akrep dürtüyor beni, Nedime’nin kalem kutusuna uzanıyor elim, kendisi ortalarda yokken.

Evet! Bir de ne görsem beğenirsiniz? Beyaz arası lacivert Devlet Malzeme Ofisi kaymak silgim, Nedime’nin kalem kutusunda ışıl ışıl parlıyor ve bana bakıyor! Zilin çalması ile sınıfa giren Nedime ile delicesine bir ağız kavgasına tutuşuyorum. O da inadına, hiç haberi yokmuşçasına ‘O benim silgim bikerem’ diye iddia ediyor. Yahu, nasıl olur, dün bir, bugün silgi, yani iki, benimki o işte! Daha dünya pazarlarına bile sunulmamış, delmeye, üstüne ismimi bile yazmaya kıyamadığım silgim!

Dürdâne Ak ‘örtmenim’ giriyor içeri. Avaz avaz bağıran Özge Ersu, artık ‘örtmeninin’ de gelişi ile göz yaşlarını tutamayarak,

 – ‘Amörtmenibenimsilgimoalmışyabananebenimkaymaksilgimvallannemaldıbana’

diye aralıksız ve soluksuz sulu bir savunmaya geçiyorum. Ah o bağırıp çağırmalar, ağlamalar, diğer tarafta ise savunma makamı Nedime’nin soğukkanlı ve dayanaksız, kanıtsız, dayanktan yoksun ve zayıf

– ‘Babamaldıbanabenimsilgimo’ çırpınışları…

Artık ağlamalarım, yakarış ve çığırışlarım eşliğinde iddia makamı olmamın verdiği güç nasıl bir şeyse, mahkeme sona eriyor ve Hâkime Dürdâne Hanım’ın temyizsiz kararı ile silgime kavuşuyorum. Koskoca ‘Örtmen Çocuğu’ Özge Ersu yalan söyleyecek değil ya…

Hışımla silgimi alıp kalem kutuma yerleştiriyor ve Nedime’ye somurtarak günü tamamlıyorum. O gün geleneksel sloganımızı da kendisine söylemeyerek katmerli bir ceza veriyorum. O da sekiz numaralı belediye otobüsüne binerek evine gidiyor. Ben de Öğretmen Okulu lojmanlarına…

Sabahçıyım ya, evde kimse olmaz ben geldiğimde. Babam Samsun Ticaret Lisesi’nden daha dönmemiştir, annemin de ya dersleri bitmemiştir, ya da nöbetçidir. Kız kardeşim Burcu Ersu ise doğmak üzeredir.

Evin anahtarını kapı dışındaki elektrik kutusu üzerinden alıp içeri giriyorum. Kapıyı neden kilitliyorsak? Sonuçta herkes anahtarın orada olduğunu biliyor… Eski Kıbrıs gibi, Samsun lojmanlarında kapı kilitlemenin ayıp sayıldığı zamanlar…

Biraz tel dolaptan atıştırma, biraz oturma odası yemek masasında ders derken, oyun oynam… Anaaaaaaaa. Ya, ‘Anaaaaa!’ Aha, silgi masanın altındaaa! Yok yok, ben düşürdüm şimdi! Bir saniye için dünya dönmeyi bırakıyor. Titreyen ellerim kalem kutusuna uzanıyor. Açtığımda, evet, bir tane daha beyaz arası lacivert Devlet Malzeme Ofisi kaymak silgisi daha görüveriyorum!

Anaaaa! Birini bir elime, diğerini de öbürüne alıp, masa tenisi seyredercesine başımı sağa ve sola çeviriyorum. Olamaz! Nefes alış verişlerim sıklaşıyor, ter basıyor birden.

Hemen dışarı çıkıp, arka bahçeden bir demet çiçek toplayıp, ertesi gün tüm sınıfın ve ‘örtmenimizin’ gözü önünde Nedime’den özür dileyip silgisini vermek üze… Hayır. Utancım o kadar büyük ki, yapamam! Hele o kendimi yere atmalarımı, yüksek perdeden savunmalarımı aklıma getirdikçe… Yapamam…

On üç sene Karadeniz dalgalarının sesinde büyüdüğüm bizim C Lojmanı denize on, on beş metre uzaklıktadır, küçük bir yükseklikle sahilden ayrılır. Deniz kıyısına yürüyorum. Sımsıkı tuttuğum Nedime’nin silgisinin izi sağ elime çıkmış, terden ıslanmış.

Şimdi seçim zamanı. Bir Sümerbank marka siyah ayakkabımın içindeki ayağımın altında ezilen çimenlere dağılmış ve toplanmayı, verilmeyi bekleyen papatyalara bakıyorum, bir de elime. Masa tenisi seyredercesine başımı sağa ve sola çeviriyorum.

Ve o izin çıktığı terden sırılsıklam sağ elimi hızla geriye atıp, tüm gücümle beyaz arası lacivert Devlet Malzeme Ofisi kaymak silgisini Karadeniz’in kara köpüklerine fırlatıyorum! Bir ara yüzer gibi oluyor sanki, bana bakıyor kısa bir süre, sonra batıp kayboluyor. Silgiler yüzemez mi?

Hayır, ağlamıyorum. Nereden çıkartıyorsunuz böyle şeyleri? Gözüme bir şey kaçıyor, belki de köpüklerden bir damla.

Kimseye söyleyemiyorum, kendime bile. Yetmiş iki yılından beri, okulda, işte, gezide, ayda yılda bir aklıma geldiğinde, hâlâ kendimi tutamıyor ve ‘Aaah!’ diyorum farkında olmadan, yüksek sesle. Yanımda kim varsa, ‘Ne oldu birden?’ diye soruyor.

Bunun gibi bir kaç olay vardır anımsadıkça yüksek sesle ‘Ahh!’ çektiğim. Eşimle ilk tanıştığımda çok garip bulduğu bir takıntı işte. Açıklayamam.

‘Yaşamımdan bir şey anımsadım’ diyebilirim sadece. Sonradan o da alıştığı için,

‘Bu kez ne anımsadın?’ diye sorar bana…

Ne mi anımsarım? Karadeniz’e fırlattığım ve bir ömür boyu kimselere anlatamadığım Nedime’nin beyaz arası lacivert Devlet Malzeme Ofisi kaymak silgisini, elbette…

Ne zaman sonradan istemeden birinin hakkını yediğimi fark etsem, ne zaman mesleğimden ötürü bir gezide bir konuğum dünyanın bir yerinde nefes alış verişleri sıklaşmış ve ter basmış halde hızla bana gelip ‘Otel odamdan beyaz arası lacivert Devlet Malzeme Ofisi kaymak silg…’ Pardon. ‘Şuyum, buyum çalınmış!’ dese, Nedime’nin silgisi gelir aklıma.

‘Ahhh!’ derim yüksek sesle. ‘Ne oldu Özge Bey şimdi?’ der, daha anlamlı bir yanıt beklerken anlamsızca yüzüme bakan konuğum.

‘Evdeki oturma odasında, yemek masasının altına iyice baktınız mı?’ demek gelir içimden. Susarım. Karadeniz’in kara köpüklerini, Sümerbank ayakkabılarım altında ezilmiş, hiç toplanamamış papatyaları ve beyaz arası lacivert Devlet Malzeme Ofisi kaymak silgiyi anımsarım. Niye kızıyorsunuz ki? Melek değilim, yedi yaşındayım. Ne yani, sizin de sessizce denize fırlattığınız silgileriniz olmadı mı hiç?

Derdimi kimselere anlatamam. Kim bilir, belki bir gün, yaklaşık yarım asır sonra anılarımda yazarım, Nedime de olur da okur, affeder beni. Hatta duyar belki:

– ‘Nedime, Nedime, git başıma ekşime!’

YORUM YOK

YORUM YAP