Si Signora Si

2 • 10 Ocak 2014 • ANILAR • 2.100 GÖRÜNTÜLEME

Drama Italiana
©2001, Aeroporto Fiumicino Roma İtalya

Türkiye Dış Ekonomik İlişkiler Kurulu ve beraberindeki işadamları delegasyonuna eşlik ettiğim resmi heyet gezilerinden biri daha. Programımız Roma’da başlıyor, devamı Milano. Yaklaşık yüz kişiden oluşan heyetimizde Belediye Başkanları, İtalya ile ticareti olan veya yeni bağlantılar kurmak isteyen işadamları ve devlet yetkilileri var. Bizim kadro da sağlam: Ben ileri üçlüde on numaralı forma ile tek forvet oynuyorum, orta sahada operasyonda başımızdan yıllarca eksik olmayasıca eski dostum Özlem ve Basın Rehberliği kadrosunda değişmez sol bek sevgili Alper.

Roma günlerini sorunsuz atlatıyoruz. Eur Bölgesinde Başbakanların karşılıklı konuşmaları, görüşmeler, demeçler, alışılagelmiş iyi niyet söylemleri ve sektörel toplantılar. Gündemimiz de çok yüklü olduğundan zaman kaybetmeden Milano’ya geçmek gerekiyor. Bu nedenle bizleri başkentten Milano’ya bağlayacak tarifeli iç hat uçuşumuz akşamüstü saatlerine alınmış. Fazla gecikmeden, grup sayımızı tutturarak eksiksiz varıyoruz alana. Alan boş, kafiye olsun diye değil, içerisi pek loş, artık fazla uçuş kalmamış. Bize ayrılan iki kontuar önüne geçiyoruz Türk heyetine yaraşır düzende. Dizilişimiz , olması gerektiği gibi tek sıra ama tüm çabalarıma karşın dikey bir sıra değil, enlemesine uzamış. Yani neredeyse herkes bir buçuk metrelik kontuarın önünde halay modeli birikmiş durumda, görevliler ile aramızdan su sızmıyor maşallah.

Yanımızdaki diğer uçuşun sırasında yolcu kalmayınca, arkadaşlarına destek vermek isteyen banko görevlileri sıramızı eritmek adına çağırmaya başlıyorlar bizi. Bu yardımla hızlıca bitiyor işlemlerimiz. Her zaman olduğu gibi, kimseyi arkada bırakmadığımızdan emin olmak için önce dış kapıya bakıp sigara içen olup olmadığını kontrol ediyoruz. Sonrasında ben Özlem Alper modunda en arkada yürümeye özen göstererek biniş kapısına gitmek üzere bir kat yukarı çıkıyoruz. İç uçuş olduğundan herhangi bir pasaport vize kontrolü yok, kaçağımız eksiğimiz de yok.

Saat olmuş gecenin dokuzu. Eski Roma’nın eski havaalanının bu eski terminalinde İtalya’nın eski ve unutulmuş bir kaç şehrine giden birkaç eski ufak pırpır, bizi Roma’ya götürecek arkadan çift motorlu yine eski MD 82 Mac Donnell Douglas’tan başka uçak ve yolcusu yok. Sanki terkedilmiş bir Fellini filmi dekoru içindeyiz. Gün boyu süren yoğun görüşmelerden yorgun düşmüş heyetimiz loş ışıklar altında çevredeki oturma sıralarına dağılmış, alçak sesle sohbet ediyor. Kimisi eski ve tozlu dev camların önünde, batmış güneşin ardından derin hülyalara batmış.

Sonunda uçuşumuz anons ediliyor ve tüm yolcuları uçağın içine almaya başlıyorlar. Bizden başka yaklaşık yirmi otuz İtalyan da var çevremizde. Tam bu arada nefes nefese şimdi kim olduğunu tam anımsayamadığım bir ‘Başkan’ uçak kapısından geri çıkarak heyecanla yanıma yaklaşıyor:

– ‘Özge, bizim Asım Başkan yok ortalarda!’

Heyet gezilerinde herkes ‘Başgan’dır. İsim bilmiyorsan sorun değil, de gitsin ‘Başkanım!’ Baş Başkanımız Sayın Rıfat Hisarcıklıoğlu‘na da, kulakları çınlasın ‘Sayın Başkanım’ deriz  teknik anlamda söylemimizi ayırmak için. Bizim heyecan içindeki Başkan, bu satırların yazıldığı sırada Gaziantep Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan, anımızın geçtiği dönemde ise Gaziantep Ticaret Odası Başkanı olan Doktor Asım Güzelbey Başkan’dan söz ediyor. Bizler ezbere tüm başkanları tanımasak bilmesek de (terabaytlara varan yüz tanıma sistem belleği ile Özlem’i bu tanımdan ayrı tutayım) Asım Başkanı bilmemek ayıptır. Sıklıkla karşılaştığımız resmi toplantılarda her zaman gülümseyen yüzü ve diplomatik nezaketi ile Asım Başkan’ın yeri ayrıdır bizde. Bakıyorum çevreme, gerçekten yok.

– ‘Nasıl olur Başkanım, eminim benim otobüsümde idi. Hatta daha biraz önce aşağıda uçağa biniş işlemlerini yan sırada bizimle gerçekleştiriyordu!

– ‘Vallahi Özge uçağın içinden çıktım. Yerim en arkada, dikkatlice baka baka geldim. Uçakta yok, şimdi son kalanlar arasında da değil! Hiç görmedim buralarda.’

– ‘Tamam Başkanım siz buyurun, biz bakarız. Zaten uçak listesinden de belli olur, telaşlanmayın!’

– ‘Olmaz! Asım Başkan’ı gözümle görüp öyle bineceğim uçağa!’

– ‘Peki Başkanım. Ben buraya açılan tüm salonları dolaşayım. Hatta Allah korusun, fenalaşmış olabilir diye tuvaletlere de bakayım, siz de buradan ayrılmayın!

– ‘Bak hele, sağolasın gıdısını aldığım…’

Zaten ufacık salon. Her yere, oturma sıralarının arkasına, altına – evet altına – ve gidilebilecek tüm tuvaletlere baktım. Yok, yokoğlu yok! Özlem de seğirtiyor sağa sola. Heyetimizde basından sorumlu meslektaşım Alper’e de ‘Sen yine de bir uçağa bak, Asım Başkan’ı hatırladın, değil mi? Hani hep gülümseyen, sempatik, uzun boylu… Gaziantep…’ diye eşgal verip robot resmini çizdiriyorum. Alper hatırladı mı yoksa bizim meslekte arasıra bizi vuran ‘Amnezi Forever’ ruh hali ile hatırlar gibi mi yaptı bilmiyorum ama gidip bir dolandı, ‘Söylediğin gibi biri yok’ dedi.  Eski Roma’nın eski havaalanında eskimiş havayolu Alitalia’nın eski uçağının eskimeye yüz tutmuş kabin amiri de, bu giriş çıkışlardan ve telaşlı dolaşmalarımızdan rahatsız olmuş olmalı ki ‘Uçağa geçin, kapıyı kapatacağız’ diye çattı İtalyan kaşlarını. Ben de İtalyanca ‘Başkanımız kayıp, izin verin onu arıyor ve bekliyoruz’ diye ünledim.

Hızlıca tekrar düşündüm: Uçağa biniş işlemlerini gerçekleştirdiğimiz bölümden salona en son biz gelmiştik. Yol üzerinde takılabileceğimiz ne bir cafe, ne de gümrüksüz mağaza vardı. Bulunduğumuz yere kadar tuvalet bile  yoktu, sigara içme hücresi de bulunmuyordu.

– ‘Allah Allaaaah! Nereye gider başkan yahu?’ diye söylendim kendi kendime.

– ‘Özge Bey, kaçırılmış olmasın?

– ‘Aman efendim, kim ne yapsın burada “All the way from Gaziantep” başkanımızı? Siz fazla komplo teorileri okumuşsunuz!’

– ‘İyi de, yerin dibine girmedi ki bu adam? Cebini çaldırıyor musunuz?’

– ‘Evet, aralıksız çaldırıyorum, kapalı… Kesin bir şey geldi başına!’

– ‘Hay Allah! Cebi neden kapansın ki?’

Bu arada eski ekşi bakışlı kabin amiri, başı kesilmiş tavuk gibi oradan oraya hızla seğirten bizlere dönüp artık sesini iyice sertleştirmişti: – ‘İçeri girmezseniz, valizlerinizi indirtip kapıyı kapatacağım!’ En sinirli bakışımla üzerine yürüdüğüm kadıncağıza en nazik İtalyancamla:

– ‘Signora, Başkan Bey yok ortada! Eksik kalkamazsınız, diplomatik bir skandala sebep olursunuz!’ diyerek blöfümü yaptım. Pokersurat abla blöfümü gördü ve artırdı:

– ‘Eksik kimse yok sizden başka, içeri girmezseniz kapı kapanıyor!’ Karşı tarafın bahsi yükseltmesine karşın ben de ayağımı kapıya koydum ve – ‘Nasıl olur? Başkan yok! İzin verin, Başkanımızı bulmadan kalkamayız!’ restimi çektim. Resti anında gören saygıdeğer kabin amirimiz

– ‘Ayağınızı oradan çekin, çünkü uçuş güvenliğini tehlikeye attığınız için şimdi kapıyı kapatıp polis çağırıyorum!’ demesi ile beraber, artık kolayca her anlama çekilebilen sihirli ‘Polis ve Uçuş Güvenliği” kelimelerini duyar duymaz kendimi içeri attım. Diğer başkanımı da kolundan çekerek

– ‘Girin uçağa hemen, yoksa biz de kalacağız!’ diyerek, kabine soktum. Ter içinde girdik oturduk yerimize. Kimi ve neyi aradığımız bilenler sessizce merak dolu gözlerle ‘Nerede, nerede?’ diye fısıldarken biz de arkaya yarım tur dönüp sessizce merak dolu gözlerle ‘Yok, yok’ diyorduk. Kısa bir uçuş için havalanan uçağın içinde hepimiz kendi komplo teorilerimizi üretmeye başlamıştık. Kızıl Tugaylar? Yok, artık kalmamıştı. Baader Meinhof? Yahu o yıllar önce Almanya’da değil miydi? Hem niye kaçırılsındı ki? Peki ne olabilirdi?

Yorgunluktan ve sıkıntıdan inişe geçtiğimiz sırada dalıvermişim. Rüyamda Asım Başkanı Alitalia Havayolları Emekli Kadın Kabin Amirleri Derneği Yönetim Kurulu Üyeleri rehin almış işkence yapıyorlar ve fidye verilmezse daha uzun süre ellerinde tutacaklarını söylüyorlardı. Öfkeyle bağırdım : – ‘Ne istiyorsunuz peki?’ Yanıt verdiler hemen:

– ‘Su var mıydı biraz?’ Su mu? Baktım, suyu isteyen yanımdaki bir başka Başkan. Ben rüyanın son bölümünü ağzımdan kaçırmışım yüksek sesle.

– ‘Başkanım, başlatmayın şimdi suy…’ Boğazımı temizleyip durumu toparladım:

– ‘Ehem… İfinim bakın inmek üzereyiz, inince takdim ederiz…’

Uçak Milano Linate Havaalanı‘na teker koydu ve yavaşlamaya başladı. Daha fren yapmadan önce tüm İtalyan ve İtalyan asıllılar, uçağın durmasıyla beraber de söz birliği etmişçesine tüm heyetimiz cep telefonlarına sarıldı ve açılış sinyalleri kakafonisi kabini doldurdu.  Birdenbire orta sıralardan seviç bağırışları yükseldi…

– ‘Yaşasın! Başkan meşaz.. meşaj… Mesaj atmış… Yaşıyor! Oh be!’ Bana kadar ulaştı bu Meksika dalgası… Merakla soruyorum ‘Nerede kalmış, ne olmuş, neden serbest bırakılmış hemen, Roma’nın neresinde imiş?’ diye. Ben Roma’da nerede kalmış diye düşünürken Başkanın çoktan bizi sollayıp, önümüze geçip, Roma’da valizlerimizin başında beklediği mesajı düşmüş birilerinin telefonuna:

– ‘Kısa yazıyorum stop… İnince karşılayacağım stop. Kapatıyorum, merak etmeyin, stop..’  içeriğinde bir meşaz. Meşa… Mesaj. Uçaktan çıkıp hızla valizlerin olduğu salona koşar adım giderken tek bir şey düşünüyordum: ‘Ne oldu ve nasıl oldu?’ Vardık valizlerin döndüğü bantın başına. Asım Güzelbey Başkan başı dimdik, zaten tavanı alçak olan Linate Havaalanı eski iniş salonunda başı tavana ermiş halde her zamanki gibi gülümsüyordu:

– ‘Heh he… Merhaba.’

– ‘Heh. Merhaba Başkanım da, ne ettiniz? Nası gettiniz?’

Anlatmaya başladı. Ama önce ben size anımsatayım: Bizler tüm heyet olarak havaalanına gittiğimizde Roma uçuşumuz için sadece iki kontuar açıktı. Sıramız düzensiz ve kalabalık  olduğundan, tam yanımızda yeni kalkmış bir başka uçağın kontuarını kapatmakta olan görevli, sırayı eritmek adına yardımda bulunmak istemiş ve sırası geleni çağırarak, kalabalığı eritmeye başlamıştı. Eh bizim Başkan da, adı üstünde, sıranın başlarında.  Neyse, Başkan geçmiş sola. Eh bizim milletimizin huyudur, her konuşan yabancıyı hiç anlamasak da ayıp olmasın diye ‘Yes, yeees. Oğ, yes! Yes okey’ deriz ya. Başkanımız da İtalyancayı öyle bir sökmüş ki kimse dikemiyor. Kontuar tarafından çağırılınca İtalyanca bir “Siiiii” (Evet) çekmiş.  Kadıncağız Başkanımıza ‘Vuole volare colla vola vula valla billa vesaire’ gibi bir şey söylüyor, Başkandan yanıt ‘Siii.’ Bir daha soruyor kendisine:

– ‘Esikuroke voule volare vala vula vesaire?’ Başkan kendinden hâlâ emin, bir de kafa sallıyor üstüne: ‘Siiii, si.’ Üçüncü kez bir şeyler söylediğinde Başkan artık  ‘Si’nin yanısıra bir de ‘Grazie!’ (Teşekkür ederim!) ekleyerek derin İtalyanca konferansı sona erdiriyor ve biniş kartıyla beraber yukarı çıkan merdivenlere yöneliyor. Ama İtalyanca bilmeyenler için isterseniz filmi geri sarıp bu konuşmayı tam açıklamaları ve Türkçe altyazısıile verelim. Aslında kontuar görevlisi hanım ile Asım Başkan arasındaki konuşma şöyle gelişmiş:

– ‘Buyurun, ben de yardımcı olayım, gelin böyle…’

– ‘Si.’

– ‘Hmmm, Milano… Arzu ederseniz daha zaman var, bir önceki uçuşla gitmek ister misiniz?’

– ‘Sii!’

– ‘Eminsiniz, değil mi? Sizi bir önceki uçuşa alıyorum o zaman. Tamam mı?’

– ‘Siii!’

– ‘Buyrun uçuş kartınızı. Yalnız acele edin, hemen kalkacak uçağınız.’

– ‘Si, si. Grazie!’

Asım Başkan nezaketinden kendisine sorulan mâkul ve mantıklı tüm soruları gülümseyerek ve başını emme basma tulumba gibi sallayarak ‘Si’ diye yanıtlamış ve yukarıya çıkmış. Bir kaç ayrı uçuş için ayrılan ortak bekleme salonuna bizlerden önce ilk olarak girdiğinde ortalarda dolaşan başka biri de kalmadığı için, bizden önceki uçuşun görevlileri kendisini ‘Haydi, nerede kaldınız? Kapı kapanıyor’ diyerek yaka paça uçağa alıp oturtmuşlar ve kalkıvermiş uçak… O da zorlukla biraz önce bize ulaşan meşazı… mesajı, ancak inince yollayabilmiş.

Biz de Başkanımızı sağ salim görünce sevindik elbette. Ama gülümsemeden, gülmeden edemedik. Şimdi ne zaman karşılaşsak kısaca anımsarız bu olayı. Bana hâlâ güzel bir kahve borcu var Başkanın. Gidemedim henüz. Bir yolum düşse Gazi Ayıntap’a, alacağımı tahsil edeceğim.

Kıssadan hisse, sözün özü: Siz siz olun, bilmediğiniz bir ülkede, bilmediğiniz bir dilde neye dediğinizi bilmeden, gülümseyerek ‘Si’ demeyin! Yoksa soluğu ya Kütahya, ya da Kandıra Sapağı ya da Milano’da alabilirsiniz… Tamam mı?

– ‘Si! Yes Okey…’

YORUM YOK

YORUM YAP