AFRİKA İNSAN ÖLÜMLERİ

10.042 • 6 Kasım 2014 • GEZİ YAZILARI • 12.498 GÖRÜNTÜLEME

ozge-ersu-gezi-yazilari-afrika-insan-olumleri

Değerli Dostlarım,

Afrika’nın gözden uzak köşelerine düzenlediğim safarilerde en çok merak edilen konuların başında bu kara kıtada ‘en çok insan ölümüne hangi hayvanın neden olduğu’ gelir. Arzu ederseniz, merak ettiğimiz sorunun yanıtını bulmak üzere vereceğim ilginç bilgiler eşliğinde ölümlerin sorumlularına ve ayrıntılara bir göz atalım.

Afrika’nın modern yerleşimlere oranla daha iç bölgelerindeki safarilerimde konuklarımı öncelikle gezi öncesi ayrıntılı notlar ve hatırlatmalarla hazırlarım. Maceramız başladığında ise konuklarımı koruma konusunda bana yerliler, ‘ranger’ dediğimiz yerel rehberler ve vahşi doğayı herkesten daha iyi tanıyan ‘tracker’ yani iz sürenler yardımcı olur. Yalnız unutmayalım ki her ne olursa olsun Afrika’ya yapılan gezilerde, özellikle savan ya da ormanların içine girilen günlerde, tüm sorumluluk katılımcıların kendisine aittir. Bu tür bir içeriği olan geziye katılanlar bu koşulları kabul etmiş sayılmaktadır. Hatta tüm safari günü çıkışlarında mutlaka yerel servisi verenler hepimize bu sorumluluğun katılımcının kendisine ait olduğunu belirten bir form da imzalattırırlar.

 1. Sivrisinek (Anopheles Gambiae)
En sonda söyleyeceğimi en başta belirteyim. Tüm ‘hayvanları’ ayırım gözetmeden dikkate alırsak, Afrika’da en çok insan ölümüne, ‘böcek’ olarak sınıflandırsak da sivrisinek neden olmaktadır. Özellikle sarı ve kızıl humma, sıtma gibi salgınlar sonucu her sene Afrika’da yaklaşık bir milyon insan can vermektedir. Bu kayıpların çoğunu özellikle beş yaşın altındakiler oluşturur. Sorumlusu ise bildiğimiz dişi sivrisinek Anofel’dir.

Özellikle şafakta ve gün batarken ortaya çıkan sivrisinekler yaklaşık iki haftalık ömürleri ve dört bine yaklaşan alt türleri ile bu büyük kaybın baş sorumlularıdır. Elbette, yumurtlamak için beslenmek zorunda olan, bu nedenle kan emen dişilerden söz ediyoruz. Sonuçta çoğu değişik hastalığı da bu yolla kana bulaştırmaktadırlar. Vızıltılarına gelince, saniyede yüzlerce kere çırpılan bir kanadın adeta pervanenin sesini andırdığını elbette rahatsız edici sıcak yaz gecelerinizden biliyorsunuzdur. Yine ilginç bir bilgi vereyim, ‘Sıtma’ kelimesinin Latincesi ‘Malaria’ olarak bilinir. 1740 yılında İtalyan bilimadamı Francisco Torti, bu hastalığın çürümüş bataklıklardaki kötü havadan bulaştığını düşündüğünden, kötü (male) ve hava (aria) kelimelerini birleştirerek yerel adı önceden ‘Ague’ (Latincede yüksek ateş ‘Febris Acuta’) olan hastalığa ‘Malaria’ adını vermiştir.

 2. İnsan (Homo Sapiens)
‘Homo homini lupus est’. Günümüzden yaklaşık yirmi üç yüzyıl önce yaşayan Latin komedi yazarı Titus Maccius Plautus, ‘İnsan insanın kurdudur’ demiş. Günümüzde de sıkça kullandığımız bir söz. Aslında yazarın ünlü eseri ‘Asinaria’ içinde yer alan deyişin tamamı ‘Lupus est homo homini, non homo, quom qualis sit non novit’ olarak geçmektedir. Gerçek yaşamda, özellikle Afrika’da insan insanın kurdu, insanı değil. Özellikle insanoğlunun neler yapabileceğini önceden kestiremiyorsak…

Biz sivrisineklerden hemen sonra geliyoruz. Savaşlar, kuraklık, açlık dalgaları, çevreye verdiğimiz zararla bir araya geldiğinde dolaylı ya da doğrudan yaptıklarımızdan ya da yapamadıklarımızdan kaynaklanan nedenlerle ikinci sırayı asıl kolayca alıyoruz. Günümüzde bile devam eden iç savaşlarda bu kayıpları gözümüzün önüne getirelim bir an. Çoğumuz Darfur ve Ruanda kıyımlarına yakın tarihlerde tanıklık etmiş bir kuşağız. Angola’da otuz yıla yayılan iç savaşın yarım milyon, on iki senelik Burundi çatışmalarının üç yüz bin, Kongo’daki olayların sadece beş yılda, 1998-2003 arasında altı milyona yaklaşan cana mal olduğunu, Liberya ve Mozambik’teki karmaşanın sırası ile yüz elli bin ve bir milyon insanın yaşamını aldığını düşündüğümüzde, bu acınacak tablo çıkıyor ortaya. Kayıtlara geç(e)meyen dolaylı ölümler de bu sayıları arttırıyor.

3. Su Aygırı (Hippopotamus Amphibius)
Listemizde belki en çok şaşıracağınız hayvan türü Hippopotam, yani su aygırı. Aslında  Afrika’daki insan kayıplarını ‘büyük hayvanlara göre’ değerlendirdiğimizde ilk sırada yer alıyor bu otçul, sakin görünümlü hayvanlar. Otçul dedim de, hemen belirteyim çok az bilinen ve gözlerimle tanık olduğum bir konuyu. Evet, su aygırları otçul (Herbivorous) ama çok ender de olsa, etçil (Carnivorous) davranışlar gösterebiliyorlar. Safarilerimden birinde, suyun kenarında yakaladığı bir antilopu yemeğe çalışan timsahın elinden, daha doğrusu ağzından, o bölgedeki sürünün baskın (dominant) erkeğinin bu avı aldığına tanıklık etmiştim. Eh, önünde bu kadar taze, bu kadar hazır bir et olunca, hepsi olmasa da bazı su aygırları kendilerini tutamayabiliyorlar.

Siz sormadan ben yanıtlayayım: Evet, su aygırı timsahı döver. Çok az hayvan timsahla baş edebilir ama, ormanların kralı karada aslan ise, göllerin ve nehirlerin kıralı da su aygırı. Bunu başta timsahlar olmak üzere, tüm su kıyısı sakinleri ‘deneme – yamulma’ yöntemleri ile son derece iyi bilir.

Kenya’da safari yaptığımda, başkent Nairobi’nin kuzey batısında yer alan, Uganda sınırına yakın Naivasha Gölü’ne de mutlaka uğruyorum. Burada özellikle su aygırlarını yakından gözlemleyebileceğimiz bir tekne gezisini de büyük bir dikkatle gerçekleştiriyoruz. Özellikle erkek su aygırları, bölgelerine son derece düşkün ve bu sınırları korumak adına son derece acımasız olabiliyor. Bu nedenle ancak güvenli bir uzaklıktan gözlem yapabiliyoruz. Göllerdeki ya da nehir yataklarındaki bu korumalı bölgelerin kesin sınırlarını  ise sadece hayvanın kendisi biliyor.

Erkek su aygırları bu saldırganlıkta yalnız değil. Dişileri de eğer yavruları ile beraberse, son derece hırçınlaşabiliyor. Anne su aygırı kıyıda beslenirken farkında olmadan sudaki yavrusu ile arasına giren balıkçılar, köylüler ya da çamaşır yıkamaya su kenarına inen kadınlar, oyun oynayan çocuklar veya dikkatsiz safari meraklısı turistler sıklıkla kurbanlar arasında yer alıyor. Otuz beş kilometreye varan koşu hızları ve kimi zaman yarım metreye varan sivri dişleri ile bu dev hayvanlar, yetişkin bir insana saldırdığında rahatlıkla kurbanı geniş ağzına alıp tek bir ısırma ile belkemiğini kırıp bir kenara fırlatıyor ya da ezebiliyor. Sonuç çoğunlukla acılı bir ölüm.

İsterseniz insan ölümlerine neden olan diğer hayvanları da sayısal bir sıralama olmadan anlatayım.

Afrika Fili (Loxodonta Cyclotis)
Safari sırasında hazırlıksız sözlüler yaparım konuklarıma. Örneğin, Asya ile Afrika fili arasındaki farkları sorarım aniden. Bir bakışta Afrika filini çok daha büyük kulakları ve alnında bulunmayan hafif şişliği ile ayırt etmeliyiz. Aslında sakin görünse de karadaki bu en büyük canlı zaman zaman tehlikeli olabiliyor. Özellikle yaşlı sürü liderleri ya da çiftleşme zamanlarındaki genç erkekler kendilerini herhangi bir tehlike altında görmeseler de son derece saldırgan davranışlar sergileyebiliyorlar.

Zaman zaman yaşam alanları daraldığında köylere, savanların ortasında elektrik telleri ile çevrili turistik otellere de saldırabilen filler aynı su aygırları gibi, yavruları ile aralarında bir olası tehlike gördüklerinde hiç beklemeksizin saldırıya geçiyorlar. Güney Afrika’da yanlarında bir ‘ranger’ olmadan kendi araçları ile safari yapmaya çalışan turistlerin araçlarını yoldan dışarı sürükleyip ezen fillerin geride bıraktığı enkazlara örneğin Kurger ya da Pilanesberg’deki safarilerimde sıklıkla rastlıyorum. Filler genelde saldırdıkları insanları ön ayakları ile ezerek öldürüyorlar ki, Asya’da bu yöntem uzunca bir süre bazı ülkelerde idam yöntemi olarak bile kullanılmıştı.

Kara Mamba Yılanı (Dendroaspis Polylepis)
Yıllar önce yine bir Uganda safari gezim sırasında soluklanıp kaldığım otelin açık hava restoranında akşam saatlerinde yemek yerken hala anımsadığım bir olayı paylaşayım sizinle. Herkes gözlerini sahnedeki yerel dans gösterisine çevirmişken benim dikkatimi yan masada ellerinde bir ağaç dalı ile bir buçuk parmak uzunluğundaki küçücük bir yılanla uğraşan yanlış hatılamıyorsam bir kaç Alman çocuk çekmişti. Açıkçası, yılan olduğunu rahatça görebiliyordum ama hayvancağız sanki o karanlıkta iri bir solucandan biraz hallice görünmüştü bana. Yine de ‘Ne olur ne olmaz’ diyerek, önce Doyç çocuklara ‘Pasauf!’ diye bağırdıktan sonra hemen yakında bizimle yemek yiyen ve gündüz saatlerinde ormanda beraber gezdiğimiz ‘Tracker’ Ugandalı genç arkadaşıma çocukları ve yılanı göstermiştim.

Bakın sonra ne oldu? Genç çocuğun kapkara yüzü önce beyaza kesti, sonra ifadesi dondu ve hızlıca yerinden kalkarak, sakin hareketlerle önce çocukların elinden dal parçasını alıp onları uzaklaştırdı, sonra küçücük yılanı aynı dalın üzerine koyarak, yanına gelen diğer bir otel görevlisi ile resepsiyona götürmek üzere, kimseye göstermemeye çalışarak masaların arkasından dolaşıp yürümeye başladı. Curiosity killed the cat: Kediyi merak öldürür ya, ben de yerimden kalkıp onlarla gittim. Yolda biraz sohbet ettiğimizde o ufacık yılanın Afrika’nın en tehlikeli yılanı ‘Kara Mamba’ olduğunu söyedi. Daha sonra yavru yılanı resepsiyonun arkasındaki küçük kafeslerden birine dikkatlice kapattılar ve ertesi gün sabaha karşı safari sırasında ormana tekrar saldık. Yılanlar aslında titreşim ve gürültüden uzak dururlar ama yavru olunca demek ki ya ışık, ya da koku çekti sanırım.

Özellikle Doğu, Orta ve Güney Afrika’da en korkulan ve en tehlikeli yılandır Kara Mamba. Isırdığı anda, anında panzehir verilmediğinde kısa sürede ölüm gerçekleşmektedir. Kenya’da Maasai Mara’ya yerli köylerine uğradığımızda, konuklarıma bebeklerin ağzındaki süt kokusuna gelen bu yılanların, yerlilerin en büyük düşmanı olduğunu anlatırım. Elbette yılanları ne çit, ne de kapı durdurabiliyor. Hele bir de köşeye sıkıştırıldığında saldırmaktan hiç çekinmiyor bu cesur sürüngen. Canı istediğinde insanın yürüyüş hızının beş katı olan yirmi kilometre/saat ile sürünebiliyor. Afrika’nın en iri zehirli yılanı olan Kara Mamba’nın ergenlerinin iki buçuk metreye kadar büyüyebildiklerini anımsatmak isterim.

Kara dedim ama aslında derisi siyah değil, açık kahverengi ile filiz yeşili ile haki renk arasında. İsmini, korkutmak için sonuna kadar açtığında görünen ağzının içinin kapkara olmasından alıyor. Genelde savanlarda çalılarda ve ağaç kovuklarında yaşıyor. Avını diğer yılanların başaramadıkları bir biçimde, gerekirse peşpeşe on iki kez hızlıca ısırıp zehirleyerek öldürüyor. Merkezi sinir sitemini ve kalbi anında etkileyen bu kadar az bir zehir bile yaklaşık bir düzine insanı bir saat içinde öldürmeye yetecek kadar güçlü. Biraz önce değindiğim gibi kısa bir sürede uygulanması gereken panzehir olmadan ölüm riski yüzde yüz.

Filmlerde bile sıklıkla kullanılan bir sözü anımsatalım: ‘Afrika’da bir söz vardır, ormanda sizi bir fil ya da leoparın öldürmesi olasıdır ama sadece Kara Mamba’nın öldüreceği kesindir.’

Eh yılan dedim, engerek yılanını anmadan geçmeyelim. Aslında çoğunlukla Afrika’da yaşayan, bize yakın coğrafyalarda ise pek karşılaşmadığımız bir alt türünden söz edeyim size: Şişen Engerek. Literatürde The Puff Adder diye geçer, Latincesi de Bitis Arietans.

Bu engerek de en öldürücü yılanlar arasında Afrika’da. Boyu bir metreye kadar çıkar, çevik ve güçlü bir sürüngendir. Tek bir ısırışı yetişkin bir insanı öldürebilir. Aslında kamuflajı son derece kuvvetli olduğundan, çalılar arasında göze batmaz. Yürüme safarilerinde benim en çok çekindiğim yılandır. Çünkü sopayla yere vursak da, doğanın kendisini gizlediğini bildiğinden, kaçmaz, yolumuzdan da çekilmez. Afrika’da en çok üstüne basılan yılanlar arasındadır. Çoğu ölüm de,  şişen engerek ısırığının doğru ve zamanında iyileştirilmemesi sonucunda oluşan iltihaplanma ve kangren ile gelir.

Madem söz açıldı, Yalnız Afrika’da değil, dünyanın diğer bölgelerinde de zehirli yılanlardan olduğunca korunabilmek için alınması gereken önlemleri anlatayım size. Zaman zaman, özellikle Zambia’da ya da Güney Afrika’da Kruger’ın derinliklerinde araçlarla değil yürüyerek yaptığımız safariler de oluyor. Walking Safari ya da toprak ve ağaçlardaki daha küçük yaşamı gösterebilmek adına Microsafari diyoruz bu deneyime.  Güvenliğe gelince, ani vahşi hayvan saldırılarına karşı küçük grubumuzun en önüne ve arkasına ‘silahlı ve sopalı tracker’ izciler koyuyor, bu orman veya savan yürüyüşlerinde araçlarla dolaşırken çoğunlukla göremediğimiz, dikkatimizden kaçanlara yakından tanık oluyoruz. Örümcekleri, çıyan ve tırtılları, termitleri, ilginç böcekleri ve bu mikro-safarinin diğer kahramanlarını, karşımıza çıktıkça önce gösterip, sonra anlatıyorum konuklarıma.

Elbette bu yürüyüş sırasında öncelikle yılanlara karşı çok dikkatli olmamız gerekiyor. Yürüyüşlerime asla çıplak ayakla katılma izni vermiyorum. Hatta ayağın belirli bir bölümünü açıkta bırakan parmak arası terlik veya sandalet bile kullandırmıyor, herkese en kalın ayakkabılarını giydiriyorum. Yine aynı biçimde etek, kısa şort ya da bermuda yerine, uzun pantolon, genelde kot öneriyorum. Hava sıcak olsa da, sinek ve benzeri küçük saldırganlara karşı uzun kollu bir elbise daha uygun oluyor.

Bunun yanısıra yüksek otlar arasından olabildiğince yürümemeye, yürütmemeye özen gösteriyorum. Eğer böyle bir çayırdan geçmek zorunda isek, önümüze dikkatlice bakıyor, varsa uzunca bir sopa ile önümüzü tarıyor, toprağa hafifçe vurup ve varlığımızdan yılanları haberdar ediyoruz. Bilin ki çoğu yılan, titreşim ve gürültüden rahatsız olup uzaklaşır, gerek görmedikçe saldırmaz. Isırmaların çoğu ise aniden dikkatsizce üzerine basılan yılanlar tarafından gerçekleştiriliyor.

Yılanların çokça görüldüğü alanlara da gereksiz bir cesaretle girmenin anlamı yok elbette. O bölgede ne tür yılanların görüldüğünü, neye benzediğini, yuvalarının konumlarını ve buradan yola çıkarak yaşam koşullarını bilebiliyor olmak önemli bir avantaj bizler için.

Bir yılan saldırısı ya da kovalamacası sırasında ağaca tırmanmak isteyen uyanıkları da hemen uyarayım: Çoğu yılan çok rahat bir biçimde ağaçlara tırmanabiliyor. Hatta dalları kullanarak yerde sürünmeden ağaçlar arasında hızla hareket edebiliyor. Bu nedenle sık ağaç dallarının olduğu bölümlerden veya altlarından geçmemek de önemli. Herkese baş ve boyunlarını da bir şapkayla koruları gerektiğini anımsatıyorum.

Yürürken adımlarımızı yavaş ve dikkatli atmak, ısırılma riskimizi oldukça azaltıyor. Bu sürüngenlerin çoğu zaman yerde yarattığımız titreşimleri algılayarak yolumuzdan uzaklaştıklarını ve saklandıklarını bir kez daha anımsatayım. Alsına bakarsanız bizim onlardan korktuğumuz kadar yılanlar da bizden korkar. Fantastik korku filmlerinde gördüğünüz gibi insan peşinde tıslayarak koşan yılan neredeyse yok gibidir, onlar da sezdikleri tehlikelerden genelde uzak durmayı ve kendilerinden fiziksel olarak büyük profili olanlara saldırmamayı seçerler.

Durun, önlemler bitmedi daha. Yürürken önümüzü ve her iki yanımızı kontrol etmek son derece önemli. Patikamızı, yolumuza çıkabilecek yılanların üstüne basmamak adına dikkatle gözlemlememiz gerekiyor. Kayalıklara, büyük taşların yanına ya da yuva olarak kullanılabilecek doğal oluşumlara, tümseklere ve deliklere yaklaşmamamız, ağaç kovuklarını yerinden oynatmamamız gerekiyor, çünkü bu tür yerler yılanların sevdikleri yerler arasında.

Asfalt veya arabaya binişlerde dikkatli olmamız gerek, çünkü yılanlar açıkta kalmayı sevmediklerinden arabaların altına girmeyi ama ılık ya da sıcak asfalttan ayrılmamayı çok seviyorlar. Araçlara binişte fazla oyalanırsak, altta saklanan bir yılan, küçük bir bölümünü görebildiği ayağımızı boyutları nedeni ile bir fare ile karıştırıp hemen saldırabilir. Hiç aklınıza gelir miydi böylesine bir göz yanılması ile yılan saldırısına uğrayabileceğiniz?

Asfalttan başladık ama bu kez yaya olarak devam edelim. Bir yerden başka bir yere giderken fazla karanlığa kalmamamız, hızlı yürümemiz ve yolun kenarını ya da kaldırımları seçmek yerine, trafiğe de dikkat ederek yolun ortasından yürümemiz en doğrusu.

Konaklama yaptığımızda ise bulunduğumuz yerin kapı ve pencereleri arasındaki açıklıkları kapatmak, karşı büyük bot veya çizmelerimizin içine giymeden önceden bakmak son derece önemli. Bu önlemi sadece yılanlara karşı değil, nemli ve karanlık ortamları seven zehirli kurbağa, akrep, çıyan ve diğer küçük sürüngenlere karşı da almamız gerekiyor.

Bu uyarıları dikkate almadan, yılanların bol olduğu bölgede kimseye haber vermeden tek başımıza yürüyüşe çıkıp, yakın yerleşimlerden uzakta bir zehirli yılan tarafından ısırıldığımızda ise geriye panik yapmadan, ısırığınn olduğu bölgeyi turnike ile sıkarak, kanın akışını kısıtlamak, uzanabiliyorsak yarayı kesip zehirli kanı emmek ve yardım bulmaya çalışmak kalıyor.

Kindar, Akıllı ve Güçlü Afrika Buffalosu (Cape Buffalo Syncerus Caffer)
Biz Afrika’da turist olarak dolaştık ve karşılaşabileceğimiz tehlikeleri sıraladık. Peki ava giderken avlananlara ne demeli? Başlıkta belirttiğim gibi Afrika’da zekası, kindarlığı ve gücü ile en korkulanlar arasında Buffalo gelir. Öyle ki bu hayvanı avlamak isteyenler, ilk birkaç kurşunla hayvanı öldürmek zorundadırlar, aksi durumda Buffalolar can havli ve kızgınlıkla öylesine saldırganlaşırlar ki, yaralı bir avın karşısında avcının hiç şansı yoktur.

Afrika’daki ‘Büyük Beş’ beşlemesindeki ‘büyük’ kelimesi, hayvanların boyutlarından değil, onları avlarken oluşan ‘büyük tehlikeden‘ gelmektedir. Afrika’da en fazla avcıyı öldüren hayvan Buffalo’dur. Yılda yaklaşık iki yüz kurban, daha ilk atıştaki ıskalamalarından hemen sonra, hızla saldıran Buffalo’ların boynuz darbeleri ile can vermektedir.

Çok fazla sayıdaki bireyden oluşan sürü yaşamları vardır ve erkekler zamanlarının çoğunu sürüyü korumak adına çevreyi kollamakla geçirir. Bir tona yaklaşan vücut ağırlıkları ile aslanların bile korktuğu hayvanlar arasındadır. Yavrularının ya da sürüden birinin tehlike altında olduğunu gördüklerinde, toplu olarak saldırmaktan hiç çekinmezler.

Nil Timsahı (Crocodylus Niloticus)
Nil timsahı, tuzlu su timsahlarının hemen ardın gelen en yaygın ikinci büyük timsah türüdür. Aslında hemen önemli bir noktayı da belirtmek istiyorum. Bizler Türkçe’de tüm türler için ortak timsah adını kullanıyoruz. Oysa İngilizce ve çoğu yabancı dilde timsahların iki önemli ayırımı var: Alligator ve Crocodile. Birbirinden çoğu yönden farklı bu türler ama bu konu başlı başına ayrı bir yazı gerektiriyor. Bir başka çalışmamda sizlere ayrıntılı olarak açıklarım. Biz şimdilik Afrika’da yaşayan Nil Timsahları üzerine odaklanalım. Yaklaşık olarak iki yüz milyon yıldan daha fazla bir süredir yaşamlarını sürdüren ve en az evrim geçiren türler arasında olan timsahlar, bu rekoru dinozorlar ile paylaşmaktadırlar.

Afrika’nın orta kuşağında aklımıza gelen hemen her büyük nehir ve gölde karşımıza çıkan yeşil gözlü Nil timsahları iki – üç metreye dek büyümeden insanlara saldırmazlar. Genelde timsah saldırısından doğan ölümler nehir kıyıları ya da göllerin sahillerinde ortaya çıkar. Küçük tekneleri ile avlanan balıkçılar bile teknelerini suya sokup çıkarırken bu saldırıların kurbanı olabilmektedir.

İki saat kadar su altında kalabilen timsahlar avlarını genelde suyun altına çekip, boğarak öldürür. Kimi zaman da nehir kıyılarındaki safarilerde karşılaştığımız üzere ısırıp yakaladığı avını, kendi çevresinde hızla dönerek güçsüz kılmaya çalışır.

Elimizde Amerika timsahlarına karşın daha saldırgan olan Nil timsahları ile ilgili kesin veriler bulunmamaktadır. Çoğu kayıp kurbanın timsahlara yem olduğu düşünülmektedir. Az sayıdaki kayıtlar yılda yaklaşık iki yüz ile iki bin arasında timsah saldırısını belgelemekte ise de bence gerçek sayılar bence bunun çok üzerinde. Amerika ve Asya’ya oranla Afrika’daki timsahların saldırı saysının yüksek olmasının bir diğer nedeni ise bu kıtada insanlarla yaşam alanlarının daha çok kesişmesidir. Bu tür saldırılardaki ölüm oranı yaklaşık olarak %65’tir.

Altıncı Büyük Beyaz Köpekbalığı (Carcharodon Carcharias)
Bizler ‘Büyük Beş’ten söz ettik ama değişen dünya turizmi, bu hayvanlara özellikle Güney Afrika’da ve Afrika’da denize kıyısı olan ülkelerde bir altıncı tehlikeli hayvan ekledi: Büyük Beyaz (Köpekbalığı).

Elbette artık bu hayvanları öldürmekten değil, gözlemlemekten söz ediyoruz. Cape Town‘a gittiğimizde sabah çok erken çıkarak, suların çekilmesine kalmadan Gansbaai‘ye giderek, çelik kafeslerde dalışlar gerçekleştiriyoruz. Profesyonel donanımlı tekne ve deneyimli ekiplerle yaptığımız bu dalışlarda on derecenin hemen üzerinde olan düşük su sıcaklığı, korumalı dalgıç elbiselerimize karşın nefesimizi kesiyor. Su da çok berrak olmadığından, son derece dikkatli hareket ediyoruz. Kısa bir an için kafesten çıkan elimize bulanık suyun içinden aniden çıkıveren dev bir köpekbalığı yaklaşabiliyor, yani işin hiç şakası yok gerçekten.

Aslında Afrika’daki hayvan ölümleri arasında köpekbalığı saldırıları en alt sıralarda. Ama saldırı olduğunda ölüm oranı çok yüksek. Çoğu maceracının Afrika denizlerinde bu büyük beyaz köpekbalıkları ile yüzme deneyimleri gerçekleştirdiğini bilsem de, bizler için son derece riskli bir durum bu. Her sene Afrika’da yaklaşık iki yüz kadar köpekbalığı saldırısı gerçekleşiyor. Yine son saldırılardan birinde, bir dalgıcın tamamiyle bir büyük beyaz tarafından yutulduğunu anımsatayım.

Genelde bu hayvanlar avlarına aniden hızla saldırıyor ve tek bir büyük ısırış ile, suyun diplerine çekiyor. Daha sonra kurbanı bırakıp keskin yaralar sonucu kan kaybından ölmesini bekledikten sonra parçalayarak yutuyor. Sudaki en ufak elektriksel değişimleri (kalbimizin atışı, solungaçların hareketi) sezebilmeleri ve yüzlerce litre içindeki tek damla kan kokusunu alabilmeleri en büyük üstünlükleri.

Aslan (Panthera Leo)
Gelelim en çok merak ettiğimiz, kimi zaman da (yanlışlıkla) insan ölümlerinde sıranın en başına koyduğumuz aslanlara. Son Buzul Çağını Avrupa’da yaşadığımız Würm Dönemi’nde, insanoğlundan sonra en yaygın yaşam alanı olan hayvanın aslan olması ilginçtir. Daha sonra hızlı bir yokoluş başlamıştır. Elbette doğal değişkenlerin yanısıra, bu yokoluşta insan yayılımının da etkisi çok büyük. Anadolu’da bile Selçuklu İmparatorluğu’nun son zamanlarına kadar aslanların yaşadıklarını biliyor muydunuz?

Kenya ve Tanzanya’da, özellikle Maasai’lerin yoğun avlanmaları, daha doğrusu yakın zamana dek ‘ergenlikten erkekliğe geçiş için bir aslan öldürülmesi geleneği’ nedeni ile sayıları iyice azalmıştır. Bu hayvanlar günümüzde yalnız Afrika’nın ‘Sub-Shara’ (Sahra Çölü Altı) ve güneyinde orman ve çöllerin dışındaki alanlarda karşımıza çıkmaktadır. Çok az (dört yüz kadar) aslan da Hindistan Gujarat’daki Gir Ormanları’nda yaşam savaşı vermektedir.

Panthera Leo, Afrika’daki insan ölümlerine neden olan hayvanlar arasında çok öncelikli değildir. Tanzanya ve Mozambik’teki saldırıların çoğunun hasta ya da yaşlı erkek aslanlar tarafından gerçekleştirildiğini söylemek isterim. Fillere bile saldırabilen aslanların tek düşmanları ise insan ve timsahtır.

Ama yaklaşık on sene kadar önce, Zimbabwe ve Mozambik gibi Afrika’nın en fakir ülkelerinden, politik karışıklık ve yoksulluk nedeni ile yaşam koşullarının göreceli olarak daha iyi olduğu Güney Afrika’ya gitmek, kaçmak isteyen köylülerin ve yasadışı göçmenlerin insan tüccarlarının eline düşmeleri ile başlayan bir dramdır bu. Bizim coğrafyamızda denizde meydana gelen ölümler gibi buradaki yaşamlar da aslan pençesinde son bulmuştur. Kimi zaman gece ormanda bilinmeyen bölgelere çeteler tarafından bırakılan göçmenler, ya da kendi çabaları ile bu sınırları aşmak isteyenler, çoğunlukla Kruger Doğal Parkı’nda serbest olarak yaşayan aslanlara yem olmuşlardır.

İki ayaklı, hızlı koşamayan, gece çok göremeyen ve doğa ile uyumsuz, etinin tadı biraz garip olan bu iki ayaklı yaratıkların doğayla giriştiği ve baştan yenilgiye mahkum olduğu bu dengesiz dövüşte şans her zaman aslandan yanadır. İşin kötüsü aslanların bir kez insan etinin tadını alıp, avın da kolay yakalanır olduğunu anlamalarıdır. Artık bu noktadan sonra tembel olan ve çok risk almak istemeyen bu sürüler tümüyle insanlara yönelmekte ve saldırılarını gerçekleştirmektedir. Zaten Afrika’da insan öldüren bir aslanın hemen yakalanıp öldürülmesi bir öç ya da ders vermek amacı gütmez, bu alışkanlığın kazanılıp diğer kuşaklara aktarılmasını önleme amaçlıdır.

Mozambik ve Tanzanya‘da, özellikle avlanma zorluğu çeken yaşlı ve hasta aslanların yaklaşık 500-750 kadar saldırı gerçekleştirdiği bilinmektedir. Bu saldırıların da çoğu ne yazık ki ölümle sonuçlanmaktadır.

Ormanda Geçireceğimiz Bir Afrika Gecesinden Sabaha Sağ Çıkma Olasılığımız Nedir?
Peki. Tüm bunları bir kenara bırakalım ve anlışlıkla vahşi doğanın ortasında, bir ormanın içinde kaldığımızı düşünelim. Aletsiz yaşama tutunamayan, derisini örtmek zorunda kalan tek hayvan türü olan biz insanların bir Afrika gecesinden sabaha canlı çıkma olasılığı ne kadardır sizce?

Yaklaşık olarak yüzde beş! Üzgünüm. Daha iyi bir oran vermek isterdim ama orman yaşamını bilmeyen, vahşi doğayı yeterince tanımayan, korunması olmayan birinin, akşamın çökmesinden sabahın ilk ışıklarına kadar yaşama şansı yalnızca bu kadardır. Ne kadar akıllı olursa olsun, ne kadar çözüm üretirse üretsin ölüm son derece yakındır.

Bölgeyi tanıyan, hayvan yaşamını bilen, deneyimli bir yerlinin de şansı yaklaşık yüzde elli beştir. Neredeyse yarı yarıya. Peki söyleyin, nedir bu insanoğlunu sabaha çıkartmayan neden? Vahşi etçiller, aslan, çita, ya da leopar gibi büyük kediler mi, yoksa mikro dünyanın zehir saçan avcıları olan örümcek, akrep ve çıyanlar, sürüngenler mi? Hemen söyleyeyim, bu yazıda uzun uzun sözünü ettiğim yılanlar! Gece avlanan, gece daha aktif olan ve bir biçimde gelip ormandaki zavallı iki ayaklıyı bulan sürüngenler. Gece ölümlerinin baş sorumluları yılanlardır. Diğerleri sıralamalarda arkalarda yer alır. Açıkçası, yılanlardan kurtulanları yırtıcı hayvanlar beklemektedir gecenin karanlığında.

Umarım açıklayıcı ve bilgilendirici bir Afrika ve Safari yazısı olmuştur. Şimdilik bu kadar saldırı, risk, yılan, aslan ve hayvanlar yeter. Bir başka gezi yazımda ya da safarinin büyülü dünyasında buluşabilmek dileği ile hoşçakalın.

6 Yorum

  • Büşra Özgüç 6 Kasım 2014 - 18:50 Reply

    Merhaba Özge Bey,

    Bir solukta okudum; arada durdum, nefes aldım, +100 heyecan ile devam ettim. Konferanslarınıza sık sık gelen biri olarak 30 senelik bir deneyimden bahsettiğinizi biliyorum ancak bu kadar bilgi ’30 sene’ sınırlarını da zorluyor. Şöyle mi desek? 30 senelik birikim, 130 senelik bilgi ve deneyim… Ne dersiniz? Klavyenize sağlık. Devamını merakla ve ısrarla bekliyoruz!

    Saygılarımla
    Büşra Özgüç

    • ozgeersu 17 Kasım 2014 - 10:14 Reply

      Büşra Hanım,

      İsterseniz, gezerken gözüm çok açık, bir de gördüklerimi iyi ifade edebilme yeteneğim varmış diyelim, ne dersiniz?
      Övgülerinize çok teşekkür ederim, beğendiğinize sevindim.

  • Suna Akar 7 Kasım 2014 - 01:38 Reply

    Bugüne dek okuduğum en bilimsel ve en detaylı gezi yazısı. En korumacı, en bilgilendirici ve en sürükleyici 🙂
    Kaleminize, fikrinize, emeğinize sağlık 🙂

    • ozgeersu 17 Kasım 2014 - 10:11 Reply

      Çok güzel tanımlamışsınız yazıyı, şimdi ben de yeniden merak ettim, bir daha okuyacağım, değerli hocam!

      Selam ve Saygılar

  • Filiz Karaarslan 10 Ocak 2017 - 19:03 Reply

    Merhaba,

    Çok değerli bilgiler iceren yazınızı bir solukta okudum. Adeta bir vahşi yasam belgeseli gibi. Meger bilemediğimiz ne cok tehlike varmış Afrika’da. Sayenizde farkındayiz artık, çok teşekkürler. Kaleminize, emeğinize sağlık.

    • ozgeersu 11 Ocak 2017 - 08:55 Reply

      Beğenilerinize teşekkür ederim Filiz Hanım. Aslında Afrika tehlikeli gibi görünse de, kimi zaman modern yaşam sanki karşımıza daha çok tehlike çıkartmıyor mu?

    YORUM YAP