HOLLANDA VE AMSTERDAM’DA İLK ADIMLAR

0 • 10 Ağustos 2014 • GEZİ YAZILARI • 1.690 GÖRÜNTÜLEME

amsterdam-ozgeersu-608

Değerli Dostlarım,

Kendine özgü bir şehirdir Amsterdam. Şehir dokusu ve insan kumaşı aslında gittiğiniz başka Avrupa şehirlerini andırır ilk bakışta. Farkını  hemen gözlemleyemezsiniz. Birkaç gün, değişik konularda birkaç deneyim sonrası göstermeye başlar renklerini. Birbirine labirent gibi bağlanan kanallardan onlarca yıl yaşındaki bisikletlere, tembel parklardan bir anda karşınıza çıkan sanat galerileri ve müzelere kadar her adımda şaşırtır Amsterdam. Bazen bu deneyimleri birleştirmek bile heyecanlıdır.

Örneğin Unesco koruması altındaki on yedinci yüzyıl kanallarının olduğu Grachtengordel bölgesini, hemen kıyıdan bir yaz günü bisiklet ile dolaşmak çok keyiflidir. Güneyden bir yarım ay biçimi ile kanal kıyısında yer alan Merkez İstasyonu Amsterdam Centraal‘e kadar uzanan bu sokakları fotoğraflara sığdıramazsınız. Her gittiğiniz yerde önünüzde yeni güzellikler açılır. İstasyona bakarsınız, kırk metrelik çatı açıklığı ile iki yüz sene öncesinin dökme demir işçiliği sizleri şaşkınlığa sürükler, İstasyon kıyısındaki sulara dalar gözünüz, deniz mi, göl mü, kanal mı, nehir mi, ilk bakışta anlayamazsınız. Yanınızdan uçarak geçen bir Hollandalıya sorarsınız suyun adını, ‘Eiy!’ der geçer. Haritanızda ise ‘Ij’ yazar. İşte o ‘Ey’ su yolu, aslında ne kanaldır, ne de nehir. Kara kaplı kitaplar ‘Eskiden körfezdi, şimdi göl’ diye tanımlar. Onların da kafası karışıktır, sizin de kafanız karışır. Ama bakmayın, buradan küçük gemiler ve tekneler, daha kuzeydeki Markelmeer ve Ijsselmeer‘i kullanmadan, doğrudan batı yönünden hemen Kuzey Denizi‘ne açılabilirler.

Sadece kanallarlar değildir çekici olan. Başınızı kaldırdığınızda bu kez daracık sokakların dar cepheli binaları karşılar sizi. Boyutlar yanıltmasın sizi, yedi denize hükmetmiş bir kültürün altın çağlarına tanıklık etmiştir çoğu. Tepelerinde prangaların asıldığı basit vinç düzeneği olan evler, bu altın çağa saygı gösterircesine eğilmiştir. Önce göz aldanması sanırsınız, daha sonra da ‘Bu ev sanırım yıkılacak, öne doğru eğilmiş!’ dersiniz. Oysa hafif eğri duran ön cephe, o küçük açı ile yukarı çıkartılan yüklerin pencere ve duvara zarar vermeden yükselmesini sağlar. Zaten bir süre sonra, gerçekten eğilmiş, birbirine yaslanmış veya yıkılmaya yakın az sayıdaki bina ile karışır gözünüz ve aklınız, artık farkı fark etmemeye başlarsınız. İşte Hollandalı, hatta Amsterdamlı (Amsterdammer) gibi düşünmenin ilk adımlarını atmaktasınızdır şimdi…

Kıyıda çok mu dolaştığınızı düşünüyorsunuz? Deniz mi çağırıyor sizi? Beklemeden Ij üzerindeki vapurlardan birine atlayın ve kuzeye gidin. Mavnaların, lüks yatların ve dev gezi gemilerinin, tıpkı Amsterdamın felsefesini yansıtırcasına, sınıf farkı olmadan bir arada salındıklarını görürsünüz.

Çok mu yordum sizi? O zaman hemen Kahverengi Kahvehane‘lerden birine davet edip orada ağırlayayım… Kahverengi Kahvehane ne mi demek? İngilizceniz varsa, ‘Brown Cafe’ olarak sorun. Yerel dilde adı ‘Bruine Cafe’dir. Amerika için bar, İngiltere için pub ne ise, Hollanda için de ‘Bruine Cafe’ yerlilerin vaz geçemedikleri yerlerin başında gelir. Şehrin her yerine sokaklar arasına dağılmış kahvelerdir. Üstelik erken kapanan İngiliz benzerlerinin aksine çoğu gecenin geç saatlerine dek açıktır. Mahalleli gelir, turist uğrar, yabancısı soluklanır…

İsminin nereden geldiğini, daha doğrusu rengini mi merak ettiniz? Hemen söyleyeyim… Aslında kökleri bin altı yüzlü yıllara dek dayanır. Denizci bir milletin tüm dünyadan gelen denizcileri ağırladığı bir şehirde dört yüz yıllık bir kahve ile aniden karşılaşmak sürpriz olmasa gerek. İşte o renk de, on yılların, belki de yüz yılların yaşanmışlığının duvar ve mobilyalarda ortaya çıkarttığı koyu kahvedir. Biranın köpüğü, sigaranın dumanı, birbirinin ardısıra yakılan puroların isi, pipoların tütün karası derken, her taraf kahveye keser… Günümüzde ise, bu havayı korumak için içerisi zaman zaman özel olarak eskitilmekte, aynı renk verilmekte, iç döşeme ve genel görünüm de çok özel modern tasarımların dışında bu biçimde düzenlenmektedir. Kısacası, sizi böyle bir kahvede ağırlamazsam, ya da siz Amsterdam gezinizde gitmezseniz, bu şehri tümüyle gezmiş sayılmazsınız. Unutmadan söyleyeyim, çoğu ‘Amsterdammer’ bu kahveleri dış bir mekân olarak görmez, adeta salonlarının, misafir odalarının, kısacası evlerinin bir uzantısıdır sanki… şehir halkının yanısıra, her an bir ünlü ile de göz göze gelebilirsiniz alçakgönüllü ve kuytu bir masada.

Bu şirin kahveler, insanlar bir yandan bu canlılığı yaşatırken bizi bir başka Hollandaca – Felemenkçe kelime ile tanıştırır. Bu sözünü ettiğim kahvelerde buluşanlar, aslında ‘Gezelligheid’ adı verilen o sevimli kavramın keyfini çıkartmaktadırlar. ‘Hoş, güzel, sohbeti bol, eğlenceli’ kelimeleri karıştırın, işte öyle bir şey. Gezelligheid başta İngilizce olmak üzere, diğer dillere çevrilmesi çok zor olan kelimelerdendir. Belki güzel Türkçemizdeki ‘Muhabbet’ sözü biraz olsun karşılar anlamın bir bölümünü…

Bakın kanalların kıyısından, daha Amsterdam’ı anlatmaya başlamadan kahvelerine, sohbetlerine dek geliverdik hemen. İşte bu efsaneleşmiş karmaşa, iki yüze yakın etnik kökenden oluşan barışçıl kozmopolit nüfus yapısı, bu şehir bu nedenlerle global bir köye dönüşmüş dünyamızın önemli kavşaklarından biri kılmıştır. Üstüne siz de soluklanmadan koşan  sanat, müzik ve kültürel etkinlikleri serpin, tadından yenmeyen bir kente dönüşür.

Amsterdam deyince, gitmeden önce ilk akla gelen yaramazlık yapıcı maddeleri sormaya fırsat bile bulamaz turistler, diğer güzelliklere bakmaktan. Özgürlüğün, hoş görünün aynasıdır bu ürünler ve sayıları gittikçe azalan bu tür yerler. Aslında devlet de yıllar içinde yoğun kısıtlamalar getirmiştir kullanıma. Hemen eklemek istiyorum. Amsterdam’da bu tür yerler olmasına karşın, yabancıler ve turistlerdir çoğunlukla ziyaretçileri. Çoğu Amsterdamlı bu tür yerlerin ve kullanımların önünden, içeri bakmaksızın geçer gider.

Biraz Tarih
On üçüncü yüzyıla dönelim. Amstel Nehri‘nin bir baraj ile setlendiği zamana. İşte ismini ‘Amstel Üzerindeki Baraj’ anlamına gelen Aemstelledamme‘dan alır. Bu küçük kasaba zamanla bir ticaret merkezi olmaya başlar. Baltık coğrafyasından kütük ve tahıl getiren gemiler, Leiden‘de dokunmuş kumaşları taşırlar geriye dönerken. Zamanla ticaret artarken gemi yapımı da bir endüstriye dönüşür. On altıncı yüzyılda artık eski liman dar geldiği için genişletilir.

Ticaret bir yana, dünyadaki politik çekişmeler de bu arada kendini göstermeye başlar. Protestanlığın daha değişik, daha ‘reformcu’ bir yorumu olan Kalvinizm (Calvinism) de İsviçre ile bu topraklarda filizlenmeye başlar. Derken Hollanda 1519’da İspanya Krallığı‘nın yönetimine baş eğer. Kral II. Philip, Katolik düşünceyi yeniden yerleştirmek istemektedir ama Hollandalılar buna büyük bir güçle direnirler. İşgalden sadece altmış sene sonra kuzeydeki bağımsız bölgeler kendi aralarında birleşerek İspanya‘ya karşı savaşmaya başlarlar. İşte aslında Hollanda’nın modern anlamdaki kuruluş hikayesinin de başlangıcıdır bu olay.

Şanslı bir başlangıçtır bu direniş ve devamında gelen anlaşma. Çünkü Hollanda birden tarih sahnesinde kendisini on yedinci yüzyıla taşıyacak avantajlı bir ortam yakalar. Hollanda gemileri artık tüm dünya denizlerinde dolaşmakta, yabancı bölgelerde buldukları ticari zenginlikleri Amsterdam’a yığmaktadırlar. İşte biraz önce değindiğim gemi yapımı endüstrisi de doruk noktasına ulaşır. Yine sözlerimin başında söylediğim şehri kemer kemer saran kanallar açılmaya başlar, günümüze dek ulaşan rengarenk evler yapılır. Bu evlere zengin tüccarlar yerleşmeye başlar.

Sanat da payını alır bu gelişmelerden. Bu çağ, Rembrandt van Rijn‘in dünyaca ünlü, şimdi Rijksmuseum‘da sergilenen, ressamın ‘Yüzbaşı Frans Banning Cocq ve Willem Van Ruytenburch’ün Vurucu Bölüğü’ adını verdiği, ama günümüzde ‘Gece Nöbeti’ (De Nachtwacht) olarak bilinen tablosunu 1642’de yaptığı, diğer sanat eserlerinin peşpeşe ortaya çıktığı zamanlardır.

Elbette bu güzel günler, daha doğrusu yıllar çok uzun sürmez. Denizin üstündeki komşu, İngiltere bu gidişten hoşnut değildir. Çünkü kendi ticaret yolları sekteye uğramış ve kazancı azalmıştır. Peşinden sıra sıra İngiltere – Hollanda Savaşları başlar. Bu yetmiyormuş gibi, bir başka yan komşu Fransa da karışır işe. Napolyon ülkeyi işgal eder ve kardeşi Louis‘yi Amsterdam‘daki Kraliyet Sarayı’na yerleştirir.  Hollandalılar ancak 1813’de Fransızları ülkelerinden çıkartabileceklerdir.

Diğer yandan dünya değişmektedir. Yeni buluşlar, ulaşımda kolaylıkları da beraberinde getirmektedir. Amsterdam’a 1889 yılında yine biraz önce bisiklet ile önünden geçtiğimiz Merkez Tren istasyonu Amsterdam Centraal yapılır. Artık bu şehir sadece deniz yollarının değil, Kuzey Avrupa‘daki demiryollarının da önemli bir kesişim noktası olmaya başlar. Neredeyse tüm endüstri kolları gelişir.

Tarih şeridinde biraz hızlandığımızda, Amsterdam’ın bu ekonomik gücünün Amerika‘daki ‘Wall Street Krizi’ ya da Büyük Buhran‘a dek sürdüğünü görürüz. Ülke de etkilenmiştir bu küresel çöküşten. Ardından İkinci Dünya Savaşı ve Nazi Almanyası işgali gelir.

Amsterdam’ın bu savaştaki tek şansı Arnhem ve Rotterdam gibi taş üzerinde taş kalmayacak biçimde yıkılmış olmamasıdır. Diğer yandan, başta şehirdeki Yahudi nüfusu olmak üzere, çoğu Amsterdamlı bu savaşta yok olur gider.

Savaş sonrası Amsterdam yine küllerinden ayağa kalkar. Şehir genişler, özellikle Batı ve Güneydoğu bölgelerine doğru yeni yerleşim alanları açılır. Çiçek çocukları ve savaş karşıtı düşünceler adeta Amsterdam’ı bu felsefenin dünya üzerindeki birkaç merkezinden biri haline getirir ve nüfus patlaması yaşanır. İşte Avrupa’nın bir çok gelişmiş ülkesinde karşımıza çıkmayan ‘Gecekondu Yerleşimleri’ sınırlı da olsa kendini göstermeye başlar.

Altmışlı yıllar, Hollanda’nın artan endüstriyel olanakları ile yoğun işgücüne de gereksinim duyduğu, bu nedenle başta ülkemizden olmak üzere, Fas, Endonezya ve eski kolonilerinden Surinam‘dan çok sayıda işçi göçünün de başladığı zamanlardır.

Tüm bunların ışığında, yirmi birinci yüzyılın başında artık Amsterdam dünya ticaretinin merkezlerinden biri olur. Çoğu yabancı çok uluslu kuruluş genel merkez olarak Amsterdam’ı seçer. Ülkenin ve başkentin hemen her yerinde İngilizce konuşulur çünkü daha ilkokuldan başlayarak İngilizce tüm çocuklara öğretilir. Çoğu Hollandalının rahatça Almanca ve Fransızca da konuştuğunu anımsatayım.

Standart Hollandaca ve Felemenkçe Üzerine
Hollanda veya Amsterdam’a gittiğimde, Hollandaca, Felemenkçe ve Almanca arasındaki sorular sarar beni. Benzerlikleri, bu dillerin nasıl birbirinden etkilendikleri merak edilir. Kısaca yanıtlamaya çalışayım.

Felemenkçe Cermen dil ailesindendir. Lehçeleri Hollandaca ve Flamanca‘dır. Hollanda, Belçika, Surinam ve Güney Afrika‘da konuşulur. Belki çok akademik olmayacak ama, Hollandaca ve Flamanca arasındaki fark, Amerikan ve İngiliz İngilizcesi kadardır neredeyse. Belki değişik şivelerle konuşulan Türkçe de bir örnek olabilir. Diğer yandan resmi dil yaklaşık on dört milyon kişi tarafından konuşulan ‘Hollandaca’dır (Dutch). Hollanda konuşanlar dediğimizde, Belçika içinde, çoğu Flanders bölgesinde bulunan altı milyonluk nüfusu da yanız bırakmamamız gerek.

Aslında ‘Standart Hollandaca’ (Dutch) olarak tanımladığım dilin günümüzdeki standartlara oturmasında Amsterdam’ın katkısı çoktur. Düşünün, anlatmış olduğum ekenomik süreç ve zenginleşme çerçevesinde, çoğu deniz düzeyinin altında olduğu için Hollandalıların ‘De Lage Landen’, Fransızların ‘Les Pays-Bas’ dedikleri Hollanda‘nın Kuzeybatı Avrupa kıyılarından, Belçika, Ren Nehri Deltası ve benzer yerlerden gelen büyük bir nüfus Amsterdam‘a yerleşmiştir. Bir de buna on altıncı yüzyılın din kaynaklı karışıklıklarını ekleyin, işte bu güney göçünün de Amsterdam’a akması, kentin dilini de değiştirmiştir.

Dikkat ediniz, bu nüfus fakir ve eğitimsiz değildi, aksine son derece zengin ve kültür düzeyi yüksek göçmenlerden oluşuyordu. İşte bu kaliteli nüfus, doğal olarak yüksek özellikleri olan dili de beraberinde getirmiş oldu. Bu seçkin karışım, yavaş yavaş Yazılı Hollandaca’nın da temellerini oluşturmaya başladı. Bu etkileşim, yazı dilinin aksine, konuşmada farklı yerel lehçeleri de birbirine yakınlaştırdı. Tüm bunlara karşın bugün hala yazılı ve konuşulan Hollandaca arasında küçük farklılıklar göze çarpar. Bakalım sizler Hollandaca ya da Felemenkçeyi, eğer biliyosanız İngilizce ve Almanca’ya ne kadar yakın bulacaksınız?

1 Yorum

  • Vefa Şanlı 10 Ağustos 2014 - 00:51 Reply

    Süper…
    Onca sayfa açıp Google’da bulamadığım yanıt burada. İnanın, Wikipedia ve Google halt etmiş yanınızda.
    Sorunuz mu var? Yanıt Özge Ersu’da: Googlözge

  • YORUM YAP