KÜBA MUTLULUK NEREDEN GELİRSE GELSİN

9.764 • 30 Nisan 2013 • GEZİ YAZILARI • 13.330 GÖRÜNTÜLEME

Küba Size Neler Çağrıştırıyor? Rom veya puro? Devrim, Che, Castro, Grandma? Komünizmin Batıdaki kalesi, Elian, Guantanamo? El Tren Blindado, Santa Clara? Macumba geceleri ve Tropicano gösterileri? Mulatto, muhteşem gülüşleri ile melez güzeller? Irkçılığın olmadığı cennet? Başarılı sporcular? Neredeyse kusursuz sağlık sistemi? Contradanza, Habanera, Danzón, Rumba, Comparsa? Compay Segundo, Ibrahim Ferrer, Portuando? Devrim öncesi Amerika’nın Las Vegas’ı?

Gidiyoruz
Eğer saydıklarımdan en az biri sizi yerinizden kıpırdatıyorsa yazımı okumanızın, daha fazlası varsa Küba’yı görmenizin zamanı gelmiştir. Belki de geçiyordur, kim bilir? ‘Fidel Castro ölmeden Küba’yı mutlaka görmek gerek!’ derler. Çünkü bu büyük liderin ölümünden sonra yerine geçecek olan kim olursa olsun, aynı karizmatik duruşu sergilemeyeceği düşünüldüğünden ülke ve sistemin çökeceği korkusu vardır. Artık dünya tarihi konusunda akıl yürütmek için çok dikkatli olmak gerek ama benim öngörüm, sağlık durumu önümüzdeki birkaç sene içerisinde biraz daha bozulursa, Fidel’in, yerine erkek kardeşini, Raúl Modesto Castro Ruz’u geçireceği. Raúl, Fidel Castro ile Che Guevara’yı bir araya getiren kişi. Neyse, bekleyip göreceğiz. Ben şimdi size günümüzden, Fidel’in Küba’sından söz etmek istiyorum.

Şimdiye kadar, Küba hakkında çok şey söylendi. Purolarından yönetim biçimine, genç turistler için cennet olmasından, eşi bulunmaz dalış noktalarına kadar birçok yazı yayınlandı, televizyon programları yapıldı. Ama eksik olan birşey hep vardı. Turistik rotanın dışına çıkıldığında, pencerenin içinden bakıldığında ülke ve insanlarının nasıl göründüğü… Ben size yıllardır gelip gittiğim, aralıklarla uzunca bir zaman kaldığım Küba’nın farklı yüzlerini göstermek istiyorum. Kitaplarda yazıl(a)mayan, gezi notlarında belirtil(e)meyen, ansiklopedilerde bulun(a)mayıp Internet üzerinde karşınıza çık(a)mayanları anlatacağım.

Hoş Mu Geldiniz?
Öyle bir ülke ki, Küba’ya varışınızda Havana’yı ve şehrin yıkık dökük, bakımsız halini, soluk bir akşamüstü gördüğünüzde, ilk saatleriniz yalvarmakla geçecek: – ‘Ben buraya niye geldim? Üstelik üste para verdim… Özge, İlk uçakla geri dönemez miyim?’ Aradan geçen birkaç günün sonunda ise, biraz daha fazla kalabilmek için her şansı zorlayacaksınız. Üstelik, o kadar uzak olmasına rağmen ilk fırsatta ve en kısa zamanda tekrar gelebilmek düşüncesi ile ayrılacaksınız José Martí Havaalanı’ndan.

İnsanları çok farklı. Yapmacıksız bir saygı, içtenlik, güleryüz ve koşulsuz mutluluk. Onca yokluğa, açlığa ve olumsuzluğa karşın yıkık dökük te olsa, ‘Kolonyal’ bir kentsel doku, artık müzelerde olduğunu zannettiğiniz, devrim öncesinden kalmış antika Amerikan arabaları, ‘Deve’ diye adlandırdıkları, kamyonların çektiği ‘Bursa-Kasa’ vagonlardan oluşan toplu taşımacılık örnekleri ve her yerde kıpır kıpır renkler ve müzik.

Yorgun parmaklarında uzunca purosu ile, arkasındaki bardan dökülen ‘Chan Chan’ veya ‘Hasta Siempre’ notalarına sırtını dayamış, dudaklarında rom kokusu, saçlarında tembel bir Pazar meltemi, yüzünde onlarca yılın zorlu çizgilerini taşıyan ve koskoca bir gülümsemeye ağzındaki son iki dişi sığdırabilen bir Küba’lının mutluluğunu başka nasıl açıklayabiliriz ki?

Yokluk Asalete Karşı
Küba’da ekonomi, anlaşılması zor sistemler üzerine kurulu. Her ne kadar Sosyalist bir düzen varsa da, serbest Pazar artık kapıları zorluyor. Çin’den, Rusya’dan, Kanada’dan, İspanya’dan mal alıyorlar. Coca Cola, Pepsi gibi biraz daha ’Emperyalist ürünler’ doğrudan değil, Arjantin ve Meksika gibi ‘bir başka üçüncü ülkeden’ getiriliyor. Hatırlıyorum da,  geçen yıl Çin’den gelen bir şilep dolusu kalitesiz de olsa işe yarar durumdaki televizyon binlerce ailenin evini renklendirmişti. Televizyon derken anımsatmak isterim, aslında Küba’da sadece iki devlet kanalı var.

Ama gece yarısı bir arkadaşımın evine uğradığımda, yaşlı anne ve babasını televizyonda bir Amerikan kanalında film  seyrederken bulmuş ve şaşırmıştım Hatta kanal kanal gezdikleri sırada, bir  başka Holywood filmi ile Castro’nun konuşması, birbiri ardından ekranda beliriyordu.

Şüphesiz, Amerikan kanalları ancak kaçak anten kullanılarak seyrediliyor. Bakmayın, bu antenlerin ömrü de pek uzun değil. Ya komşular ispiyonlayıp kaldırtıyor, ya da çalınıyorlar. Kısacası, aslında uydu yayını izlemek yasak.

‘Anti-Amerikanizm’ her yerde var zannediyorsanız yanılıyorsunuz, halkın böyle bir derdi yok.  Doğrudan Amerika Birleşik Devletleri’nden çıkış yapmamak ve biraz önce sözünü ettiğim ‘ara ülkelerden birinden’ dolaşmak koşulu ile artık Amerikalı turistler bile Küba’ya turistik gezi yapabiliyorlar. Turizm olgusuna yeni alışıyor olsalar da hızlı bir uyum süreci içerisindeler. Bu uyum sürecinin, gereğinden hızlı olduğu korkusunu da taşıyorum açıkçası.

Karmaşık Ekonomik Yapı
Peki, farklı olan ne? Küba’ya yıllar önceki ilk gidişimden önce çok ayrıntılı bir araştırma yapmış ve ülkenin ekonomik durumuna kendimi hazırlamıştım. Bu nedenle ilk günlerde gördüklerim beni pek şaşırtmamıştı. Yalnız günler geçtikçe ülkedeki yaşamın gerçekten ne kadar zor olduğunu daha iyi anlamaya başlamıştım.

İlk darbeyi nerede yedim biliyor musunuz? Gezi dostlarımla, sonradan iki çocuklu ve boşanmış olduğunu öğrendiğim bir yerel rehber hanımefendi meslektaşım ile Pinar del Rio’ya günlük bir tur yapmaktaydık. Öğle yemeğinde, pek lezzetli diyemeyeceğim bir tavuk tabağı vardı, neredeyse tüm porsiyonlar masada kaldı. Şöförümüz ve rehberimiz, biraz da çekinerek, masada kalmış olan bu tavuk butlarından sadece birkaç tanesini kağıt mendillere sararak, akşam eve götürmek üzere çantalarına koydular. Belki size pek dokunaklı gelmeyen, havada asılı kalan  anlık tablo, ancak ülkeyi ve bu asil, gururlu insanları tanıdıkça ağırlaşıyor kalplerde.

İşte bu ve benzeri nedenlerle, Küba’nın kırmızı noktalı yaşamına bir anda onlarca, yüzlerce dolar saçabilenlerin, okuldan artan saatlerde ve uzun geceler boyunca ahşabı oyarak yaptıkları heykelleri halk pazarında satmaya çalışan çocuklarla kıran kırana pazarlık yaptığını görünce boğazıma bir yumruk oturuyor.

Özellikle Doğu Bloku ekonomik sistemi Comecon’un etkisinin azalması Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Küba iyice yalnızlaşmış durumda. Halkın ve devletin iyi kötü alıştığı uluslararası yandaş desteğin iki binli yılların başında kesintiye uğraması yaşam kalitesini iyice düşürmüş durumda. Zaten kısıtlı olan devlet yardımlarının iyice azalması, diğer yönden turizmin biraz da kontrol dışı gelişerek her köşeyi etkilemeye başlaması Küba’lıları tanımlanması zor bir serbest piyasa ekonomisi ile karşı karşıya bıraktı.

Örneğin, dövizin bu şekilde kullanımının  resmen yasak olmasına karşın, taksimetreler fiyatları Amerikan Doları cinsinden gösteriyor. Hatta, sadece Küba’lılara hizmet veren, turistlerin binemediği bir taksi sistemi bile var. Ulaşım sorunu tam anlamı ile çözülemediğinden, yollar otostop yapanlarla dolu. İlginç olanı, kalkan ve salanan başparmağın yerini uzununa katlanmış dolar banknotları almış. ‘Seninle gideyim, bedelini ödeyebilirim’ anlamında, bir tür paralı otostop sistemi.

Aslında Küba’lıların Amerikan Doları’nı, turistlerin de Küba Pezo’sunu kullanmaları yasak ama çoğu kimse, Dolar alıp veriyor. Yaptığım araştırmalarda Kübalıların, uzun yıllar biriken Amerikan Doları birikimlerini yastık altında tuttuklarını ya da düzenli bir şekilde Amerika Birleşik Devletleri’nde özellikle Miami’deki yakınlarına gönderdiklerini gördüm. İşte Küba yönetimi de bu parayı ekonomiye kazandırmak için birçok uygulamaya göz yumuyor ve kuralları esnetiyor. Bir bürokrat Kübalı dostum ‘Halkımıza daha parlak bir gelecek hazırlamak için bu uygulamalara ses çıkartmıyoruz’ demişti. Parlak gelecek’ tanımı ve yorumunu ise geleceğe bırakalım.

Günlük Yaşam
Küba’lıların, geçerli bir sebep olmadığı sürece, ülkedeki otellerde konaklamaları yasak. Yalnızca Lobi veya otelin café, gece kulübü benzeri belirli bölümlerine kontrollü olarak girmelerine izin veriliyor. Bu durumda bile otelin güvenlik görevlileri, otel içerisinde dolaşan kendi vatandaşlarını izleyerek, gerekirse hangi amaçla orada olduğunu soruyor.

Havana’da sık sık kaldığım eski Hilton (Tryp Habana Libre) aslında 1959’da savaşın son gününde şehre giren devrimcilerin, kısa bir süre soluklandıkları bina. Otelin duvarlarında o anı gösteren fotoğraflar da var. Lobi pek değişmediğinden, Che’nin sırtını ve silahını biraz dinlenmek için dayadığı duvarın olduğu noktadaki koltuklara giderek, onunla yanyana oturuyorum sıklıkla. Konuşup dertleşiyoruz. Astımına rağmen ağzından düşürmediği purosu her zamanki gibi ortalığı kokutmuş durumda. ‘Sevgili Che, bak! Arjantinli olsan da uğruna savaştığın halkın, şimdi bu binalara giremiyor…’

Ekonomik Düzen
Halk arasında çözümlenmesi ve tanımlanması zor bir tür serbest ekonomiden söz etmiştik. Turistlere ev kiralama yani aslında ev pansiyonculuğu bunların başında geliyor. ‘Casa Particular’ adı verilen bu sistemde iyi kötü evi olan birisi tüm yaşamını bir odaya sığdırıp kalan bölümleri turistlerin kullanımına veriyor. En basit konforu olan bir odalı yerden, bağımsız apartman katlarına hatta villalara kadar uzanan seçenekler var. Günlüğü genelde 25-30 Amerikan Doları’ndan başlayan bu sistem, halkın en çok ilgi gösterdiği ‘dış gelir’ kaynağı. Bu tür evler genellikle turistik konaklamalar  için hizmet verse de kimi zaman çapkın turistlerin birkaç saatlik kaçamaklarının sığınağı da oluyor.

Bir başka ilginç örnek vereyim. Bir aile düşünün. Anne çok lezzetli börek açıyor ve herkes parmaklarını yiyor. Böreklerin ünü yayıldıkça, aile mahalle halkına, sağa sola bu börekleri dağıtmaya ve hatta küçük ücretlerle satmaya başlıyor. İşler gittikçe açıldığında evin yola bakan penceresini satış için yeniden düzenleyerek işi büyütüyorlar, turistler de bu börekleri satın almaya başlıyor. Tam güzel bir kazanç elde etmeye başladıklarında bir sabah ‘görevliler’ kapıyı çalıyor:  ‘Kapat!’‘Ama?’ ‘Kapat. Bitti!’… Kapatılıyor ve ‘bitiyor’.

‘Göze batmamak’. İşte altın formül. Ne yaparlarsa yapsınlar, ev kiralama, kaçak puro satışı veya turistlerden diğer yöntemlerle ne kadar Amerikan Yeşili kazanırlarsa kazansınlar, göze batmadan yaşamak zorundalar. Küba şartlarında çok iyi sayılan bir araba satın alıp daha sonra bunu bir külüstürle değiştirmek durumunda kalan dostlarım var.

Konut edinmede ise eski sosyalist rejimlerdeki yöntemler farklı bir biçimde kullanılıyor. Herkese ihtiyacına göre daire veriliyor ama örneğin bir arkadaşım, Havana’nın hemen dışında yer alan evini, yıllarca devlet hizmetinde ek işlerde çalışarak kazandığı inşaat malzemeleri ve daha sonra verilen arazi sayesinde yapabildiğini anlatmıştı.

Halkın cebinde para olmasa da aranan hemen her şey marketlerde bulunuyor. Bu marketlerin bir bölümüne yerli halkın girişi kontrollü ve kısıtlı. Şüphesiz temel gıda maddelerini almakta zorlandıklarından, bizim ‘günlük gereksinim’ onların ‘lüks’ saydıkları bu ürünlere çoğu zaman sadece uzaktan bakıyorlar. Yazarken bile içim burkuluyor: Otellerde kimi zaman hiç dokunmadığımız küçük sabuncuklar ve kötü kalite şampuanlar, tuvalet kağıdı ruloları, diş macunları, hatta dayanıklı naylon poşetler en çok istenen ürünler.

Suya Geri Attığımız Kıyıdaki Deniz Yıldızları
Küba ekonomisini tek başına kurtaracak durumda değilim. Ama yeni bir gezi haberi geldiğinde, hemen gezideki isim listesini kontrol ediyorum. Genelde tanıdık çok çıkıyor, çoğuna da nazım geçiyor. İşte onlara bu bilgileri önceden vererek bazı küçük hediyeler hazırlamalarını rica ediyorum. O kadar işe yarıyor ki! Benden istenenleri de görseniz şaşırırsınız: Çocuklarına bisiklet lastikleri, numaralı gözlükler, uyduruk ta olsa bir kasetçalar…

Yine bir anımı aktarmak istiyorum. Bir gezide çok sevdiğim dostlarımdan birini Küba gezisi öncesi isim listesinde görünce hemen telefonla aradım. Kendisinden kalem, defter, cetvel bezeri okul araç gereci satın almasını rica ettim. Beni hiç kırmaz. Sonradan gördüm ki geziye katılan tanıdık on beş yirmi kişi arasında hazırlık yapmış olarak gelen sadece o olmuş. İlk günlerin telaşını üzerimizden attıktan sonra, yine Küba’lı bir başka dostumun akrabasının öğretmenlik yaptığı ilkokula gittik. Normal koşullarda böylesine bir ziyaret ve bağışa izin yok, çünkü onlara göre ‘eşitlik ilkesine’ aykırı. Ama çoğunuzun bildiği hikayede olduğu üzere, ’Hiç olmazsa bazı deniz yıldızlarını denize tekrar atalım, onlar için farketsin’ diyorum. Bu arada belirtmek isterim, bunu evde denemeyin. ,Böyle bir isteğiniz varsa başka bağış yöntemleri kullanmanız lazım. Biz ancak çok özel bağlantılarımızdan rica ederek başarabiliyoruz bunu, yoksa her isteyen, elini kolunu sallayarak her resmi kurumun içine giremez.

Okula vardık. Cıvıl cıvıl, o yoksulluğa rağmen üniformaları özenle giydirilmiş çocuklar… Geleceğin bilim adamları, dünyanın seçkin tıp doktorları, belki altın madalyalı sporcuları… İçinde çocuk sesleri olmasa, adeta terkedilmiş bir manastırda dolaşıyormuş duygusuna kapılacağınız binadaki sınıflardan birine davet edildik. Konuğum ve ben biraz ağır siklet olduğumuzdan sıralara oturmakta zorlandıysak ta, ne olduğunu anlamadığım bir dersin son on dakikasına yetiştik.

Gerçi ufaklıklar da bizlere göz kırpmaktan dersle ilgilenmez olmuşlardı. Öğretmen bir açıklama yaptı, İtalyancamdan kırma, olmayan İspanyolcamla anladığım kadarı ile bizden ve Türkiye’den kısaca söz etti. Bizler de getirdiklerimizi masaya bıraktık. Öğretmenler pek istekli görünmeseler de çocuklarla birkaç kare fotoğraf çektik. Tüm ürünler ‘gereksinimi öncelikli olan’ çocuklara verilmek üzere öğretmen tarafından teslim alındı. Tümünün gözlerindeki teşekkür pırıltılarını gördüm ya, bana yetti.

O sırada zil çaldı. Merdivenlerden yavaşça inerken ülkemizdeki koşulların da bazı bölgelerimizde aynı olduğunu düşündüm. Biz kapıdan çıkarken, girdiğimiz sınıftaki çocuklar koşarak kapıya yetiştiler. Bir bücür, buruşuk bir saman kağıdına çizmiş olduğu resmi sıkıştırdı elimize. Bizi canlandırmıştı: İki kocaman adam, ellerini uzatmış, çocuklara birşeyler veriyordu…

El salladılar. Sokağa çıktık. Birbirimize bakmıyorduk. Türk erkeği ağlamazdı. Sadece, ne rastlantı ise her ikimizin de ‘gözüne birşey kaçmıştı’

Küba’nın Güvenli Yüzü
Küba güvenli midir? İnsanı güvenilir midir? Yine yıllar öncesine dönüp, ilk gittiğim zamanlardan kısa bir anımı anlatayım, kararı siz verin.

Kübada gece yaşamı canlıdır, renklidir ama pek ‘aydınlık’ değildir. Bildiğiniz ışıktan söz ediyorum, korkmayın. Yalnızca ana caddeler ışıklandırılmıştır, bir alt sokağa geçtiğinizde, sanki elektrikleri kesilmiş bir mahalle havası eser her yerde. Gecenin ortasında, sanırım sabaha karşı iki gibi, Havana’da otele yürüyerek dönmek istedim. Kübalı müzisyen bir arkadaşımın evinden dönüyordum, başım Habanera ve Danzón notaları ile dumanlı idi. Yorgundum, bir şeyler düşünürken dalmışım. Yanlış bir sokağa girdim, ‘Daha sonra da yönümü nasıl olsa düzeltirim’ diyerek devam ettim. Bir süre sonra ise ızgara planlı mahalle sokaklarında kaybolduğumu farkettim. Biraz yürüdükten sonra, otelin yüksek binasının tepesini görünce rahatladım ve o yöne doğru yürümeye başladım. Anayola çıkmama birkaç sokak kala, önümdeki karanlığın içinden gelen konuşma sesleri duydum: Beş altı tane izbandut ve kara genç, kaldırımda sohbet etmekteydiler. Kısa bir tereddüt sonrası yön değiştirmenin veya geri dönmenin doğru olmayacağını düşünerek onların olduğu kaldırımda, karşıya geçmeden yürümeye devam ettim…

Beni farkedince hafifçe yol açtılar. Aralarına girdim, bana nazikçe yol verdiler ve ‘Buenos noches’ diyerek selamladılar. Derin bir ‘Oh!’ çektim, ve bir daha Küba’da hiç endişeli dolaşmadım.

Açıkçası ülkeye gelen turistler çoğunlukla bir rahatsızlıkla karşılaşmazken, kendi vatandaşı çok daha fazla gözetim altında. Havana’ya iki saat karayolu uzaklığında, lüks turistik otellerle dolu Varadero’da, oteller bölgesi çevresinde, içinde veya plajda gezinen Kübalı genç hanımlar, aralıksız polis kontrolü altındalar.

Usta, Miami Ne Tarafa Düşer?
Yine bu plaj şeridinde her bir kaç yüz metrede bir gözetleme kuleleri var. Kulelerdeki güvenlik görevlileri, o sıcağa nasıl dayandıklarını anlamadığım, boğazlarına kadar kapalı resmi giysileri ve önlerindeki dürbün teleskoplarla, saatlerce denizi gözetliyorlar. Bizler kendi aramızda olayı ‘hi-tech rontgencilik’ olarak şakaya vursak ta, görevlilerin kumsaldakilerle ilgileri yok, bakış açıları her zaman denize doğru. Bildiğiniz gibi her sene ümitsizce neredeyse yüzlerce Kübalı sallarla, teknelerle, lastiklerle, arabadan bozma sürat motorları ile Miami’ye kaçmaya çalışıyor. Çok azı karşı kıyıya ulaşabiliyor. Çoğu köpekbalıklarının, ters akıntıların veya soğuk suların kurbanı oluyor. Diğer kıyıya yaklaşmayı başaranları da Amerikan polisi bekliyor.

Benim anladığım kadarı ile kural şu: Kaçak, denizden çıkmayı başarıp karaya, kumsala ayak bastığı anda sığınma elde etmiş oluyor. Ama daha ayağı yere değmeden, deniz üzerinde veya kıyıya yakın yakalanırlarsa, Arnavutluk – İtalya örneğinde olduğu gibi ülkelerine geri gönderiliyor. Milliyetçi Kübalılar ülke dışına kaçabilen vatandaşlarına ‘Solucan’ adını takıyorlar.

Purolar Hayal mi Gerçek mi?
İşte tüm turistlerin kafasını karıştıran soru. Meraklıları seçkin mağazalarda ve özellikle havaalanlarında özel bölümlerde satılan puroların pahalılığını bilir. İçinde genellikle yirmi beş adet puro bulunan, dikkatli saklanamıyorsa kısa zamanda tüketilmesi gereken bu kutuların özellikle prestijli olanları, yaklaşık beş yüz Euro’dan başlıyor. Aslında Bu fiyatlar Küba içinde de geçerli. Zaten ülke dışına sadece iki kutu puro, o da resmi faturası olması durumunda çıkarılabiliyor.

Kısa bir süre öncesine kadar, yanına iki kutu da faturasız yerel puro eklenebiliyordu, yani her durumda, en fazla dört kutu puroya izin vardı. Hatta ek bir uygulama ile, puro ticaretini önleyebilmek için kutuların jelatinlerinin açılıp bir tanesinin çıkartılması ve adedin yirmi dört olması kuralı bile konuldu. Ama artık hologramlı etiket uygulamasına geçildi ve ülkeden dışarı faturasız puro çıkartmak neredeyse olanaksız hale geldi.

Hangi uyanıklıkla saklanmaya çalışılırsa çalışılsın, valizlerin tümü uçağa verilmeden önce tarayıcıya girdiğinden, fazla kutuların sonu hazin oluyor. Kendi adınızı bir anda uçak kapısına yürürken salonda yankılanan anlaşılması zor Kübanyolca anonsun içinden ayıklayabilirseniz şanslısınız. Hemen o bölgede alt katta havasız bir sorgu odasında bulunan Gümrük Odası’na gitmelisiniz, valiziniz açılmış (ve saçılmış) olarak size orada gülümsemekte. Bu odada genellikle kuyruk var ve rüşvet teklif bile edilemiyor, işleri zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Anonsu duymadı iseniz, boş yere Türkiye inişinizde valizinizi beklemeyin, belki bir kaç gün sonra arkanızdan gelir.

Küba’daki şehirlerde gezerken, sizlere yaklaşarak puroları ‘resmi etiket’ olmadan satmaya çalışanlarla sıklıkla karşılaşabilirsiniz. Aslında dışarıdan bakınca kutu tümüyle aynı. Eğer biraz dil biliyor ve anlaşabiliyorsanız, size dayısının bir puro fabrikasının satış veya depo müdürü olduğunu söyleyerek ürünün kaynağı konusundaki tüm şüphelerinizi silecektir. Ama benim hesaplarıma göre, on bir milyona yaklaşan Küba nüfusunun yarısı puro fabrikası depo müdürü, diğer yarısı da onların yeğeni.

Resmi mağazalara girdiğinizde ise dışarıda satılan bu puroların muz yaprağı ile sarıldığı anlatılıyor. Bu konuda uzman olmasam da, açıkçası istense de muz yaprağından puro sarılamayacağını biliyorum. Uzmanlar çelişkili yanıtlar veriyor. Ayrıca, bu kaçak satılan puroların bazıları gerçek olsa da çoğunu özensizce saklandıklarından özelliklerini yitirmiş olanlar oluşturuyor.

Kimi otellerde bu purolar gösteri ve satış amacı ile, tek tek elle müşterilerin gözü önünde sarılıyor, isteyene dal dal satılıyor. Bazı Küba’lılar da evlerinde kişisel üretim yapıyorlar. Bir turistik gezi ile gittiğinizde, Pinar Del Rio’daki fabrikalara ya da Partagas’a uğradığınızda, güzel melez kadınların bir zamanlar bu puroları bacaklarında yuvarlayarak sardıkları, bu nedenle o puroların daha farklı bir ‘tadı’ olduğu hikayelerini duyabilirsiniz. Hikaye nasıl hoşunuza gidiyorsa, ona inanın ama çalışanlar, bazen el altından (aslında tüm görevlilerin bildiği bir esneklikle) bir kaç adet puroyu, tezgahların arasından geçen meraklı turistlere üç beş Amerikan Doları’na satıyorlar, isteyen de alıyor. Fazla söze gerek yok, memlekette, emzik gibi neredeyse herkesin ağzında bir puro tütüyor.

Ernesto, Che Cosa C’e?
Ernesto Guevara, çocukluk adı ile Celia de la Serna y Llosa and Ernesto Guevara Lynch ya da artık bildiğimiz üzere ‘Che’ hakkında aslında  ayrı bir yazı, belki ayrı bir kitap yazmam gerekir. Aslında Kübalı olmayan, Arjantin doğumlu bu vatanseverin anısı ülkenin her yerinde büyük saygı görüyor. Hatta ünü Castro’yu dahi sollamış durumda ve her ‘iyi yetişmiş’ Kübalının’ kalbinde, tüm devrimcilerde olduğu gibi, ‘El Che’ olabilme ateşi yanıyor. Bu arada Havana’da küçük bir parkın içinde Atatürk’ün de bir heykeli var. Kübalılara göre Mustafa Kemal, dünyanın en büyük devrimcilerinden. Havana gezilerimde bir Türk Bayrağı’nı yanımda taşıyor ve İstiklal Marşımız eşliğinde konuklarımla her kez çevredekilerin şaşkın ama saygılı gözlerle izledikleri küçük bir anma töreni düzenliyorum.

Size yine çok ilginç bir ayrıntı vermek istiyorum. Her okulda, resmi ofislerde Che veya Fidel Castro’nun resim ya da heykelleri ile karşılaşacağınızı sanıyorsanız aldanıyorsunuz. Tamam, bir çok yerde karşınıza çıkacaktır ama özellikle okullarda yalnızca vatansever José Martí’nin büstleri bulunuyor. Ülkenin milli kahramanlarını sayarken, kronolojik sıralamada kısaca José Martí’ye de değinmeliyiz. Aslında 1895’te İspanyollara karşı verilen bağımsızlık savaşında, Dos Ríos’ta şehit olan José Julián Martí Pérez için ‘vatansever’ tanımı bence çok eksik kalır. Küba’nın milli kahramanının yanına Latin Amerika’nın en önemli şairi, gazeteci yazarı, devrimci filozofu, çevirmeni, öğretim üyesi profesörü, yayıncı ve politik kuramcısı, hatta Küba’nın önemli Mason Locası üyesi tanımlarını da getirmemiz gerek.

Peki Che başta olmak üzere, Fidel’in resimleri nerelerde çıkar karşımıza? Aslında ülkenin her yerinde, yolda, şehir girişlerinde, ‘Ya İstiklal Ya Ölüm’ (¡Patria o Muerte!), ‘Kazanacağız’ (¡Venceremos!), ya da tam çevirisi olmasa da benim o slogan tadında ‘Sosyalizm’i Sevelim, Sevdirelim’ demeyi sevdiğim (¡Tenemos Y Tendremos Socialismo!) benzeri dev sloganlar panoların üzerinden bize göz kırpıyor.Daha özgün olanlar da var: ‘Che’nin Vatanı Kahraman Şehir’, ‘Cuba Si’ gibi. Bu sonuncusunu da açayım: Aslında uzun slogan, Amerikalı’ları kastederek, ‘Cuba Si, Yankees No’ olarak kullanılıyor. Aslında hepinizin merak ettiği bir soruyu da yanıtlamak istiyorum. Sonradan eklenen ‘Che’ isminin ilginç bir hikayesi var.

Meksika’da, Arjantinlilerin adlarının başına bir ‘El Che’ getirilir. Ernesto da bu uygulamanın dışında kalmamış ve ‘El Che Guevera’ olmuş, kısa sürede Kübalılarla dost olduğunda, adı çoktan bu ekle birlikte söylenmeye başlamış, hatta daha da sadeleştirmek için, sadece ‘Che’ olarak okunmaya başlanmıştır. Bu ‘Çe’ okunan ön ek, Arjantin’de cümlenin başında ya da sonunda kullanılan bir ünlemdir. Ernesto da, bütün Latin Amerikalı arkadaşları gibi, cümlenin sonunu ‘Che’ diye bitirdiğinden, bu küçük hece onun simgesi haline gelmiştir. Kökeni İtalyanca olan bu ek, ‘Che cosa c’e?’ (Ne var?) olarak, Avrupa’dan gelen güneylilerin, Arjantin’e göçtükten sonra anadillerindeki baştaki ‘Che’ ya da sondaki ‘c’e’ ekini ‘Che’ olarak kullanmalarıyla ortaya çıkmıştır.

Ekonomist Komunist
Bilindiği gibi büyük kahraman Che devrim sonrasında ekonominin başına getirilmiştir. 7 Ekim günü Castro kendisini Tarım Reformu Ulusal Enstitüsü INRA’nın (Instututo Nacional de la Reforma Agraria) başkanlığına atamıştır. Ama Merkez Bankası ‘Banco Nacional’ Başkanı Felipe Pezos bir devrimciden beklenemeyecek kadar ağır hareket ettiğinden, görevinden uzaklaştırılacaktır. Bunun üzerine Fidel güvendiği yakın adamları ile 26 Kasım’da yaptığı bir toplantıda sormuştur:

– ‘Aranızda ekonomist var mı?’ Hızla bir tek el kalkmıştır. O da Ernesto Che’nin elidir.  Castro hemen kararını verir : ‘Peki, Banco Nacional’ın başkanı sen olacaksın.’ Che şaşkındır : O, ‘Aranızda komünist var mı?’ diye anlamıştır soruyu.

Aslında o makamda da fazla durmayacak, masabaşı işlerde yetisi fazla olmadığından yıllar ve koşullar onu devrimci ateşle kavuracak ve tekrar kendisini dağlara vuracağı, bir başka ülkede devrim ateşini yakmaya çalışacağı Bolivya’ya sürükleyecektir. Ama ölüm Che’yi yağmurlu bir öğle saatinde La Higuara’da yakalayacak ve köşeye sıkıştıracaktır.

Tutuklandıktan sonra yaşaması halinde bir tehdit olmaya devam edeceği korkusu ile Bolivya yönetimi Amerika Birleşik Devletleri adına C.I.A.’nın baskısı ile bu devrimciyi öldürme kararını alacaktır.  Che, karşısına kendisini infaz etmek için çıkan üç astsubaydan biri olan Mario Teran’a cesaret vermek için bağıracaktır :

‘Korkma, vur! Vur haydi!’ Asker daha sonra anlatacaktır: ‘Gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Büyülenmiştim. Bana büyük, dev gibi büyük göründü…’

Daha sonra Mario Teran su içirilerek yatıştırılacak, titreyen parmağı ile bir el ateş edecek ve iyi nişan alamadığından, Che’yi sadece yaralayacaktır. Daha sonra, C.I.A. ajanının da zorlaması ile daha sonradan kimsenin üstlenmediği bir atış ile kalbine tek kurşun sıkılarak can çekişen Che’nin hayatına son nokta konacaktır. Büyük bir olasılıkla diğer astsubay Ramon’dur ateş eden… Mario Teran, La Paz’da öğrencilerin ağır suçlamaları karşısında 1968 Nisan’nında oturduğu binanın dördüncü katından atlayarak hayatına son verecektir.

‘No levantes himnos de Victoria, En el dia sin sol de la batalla…’ ‘Savaş güneşinin doğmadığı gün zafer şarkısı söylenemez…’

Fidel Alejandro Castro Ruz: Siyah ve Beyaz
Neredeyse mitolojik bir kahraman haline getirilmiş Che ile birlikte Castro da yaşayan bir efsane. Küba gezilerimde sıkça karşılaştığım bir soru var: Castro sonrasında Küba ne olacak? Bu soru için kestirme yanıt çok ama daha doğru tahminleri Castro’nun kişiliğinde, yanındaki ve arkasındakilerde, tarihteki benzer kişiliklerde ve halkın evlerinde fısıldayarak konuştukları gizli yorumlarda aramamız gerekiyor.

Kim Il-Sung, Deng Xiaoping, Peron, Khrushchev, Kadar, Franco ve Tito artık tarihin yapraklarında tartışmalı yerlerini almışken, dünyanın halen yaşayan, en uzun süre iktidarda kalan ve Küba’yı, kaprisleri ile tüm dünyanın gerisinde bırakmakla suçlanan Fidel Castro’nun  bunca sene sarsılmamayı nasıl başardığına odaklanmalıyız. Herşeyden önce Castro’yu, ülkenin şanssız tarihinin değil, coğrafi ve etik koşullarının ortaya çıkarttığını söyleyebilirim. Üstelik bu kişi tüm yerli söylencelerde olduğu gibi ‘dışarıdan, uzaklardan, dağların ardından gelen bir kurtarıcı’ ise, çok daha

ilginç bir durum çıkıyor ortaya.  Castro 13 Ağustos 1926 tarihinde sabaha karşı 02:00’de kuvvetli bir fırtınanın dövdüğü rustik Oriente eyaletinde doğdu. Ama soyu dünyanın bambaşka bir noktasından kök salmıştı: Fakirliğin o zamanlarda diz boyu olduğu Kuzey İspanya’dan. Kaderin bir cilvesi olarak, tıpkı Napolyon’un Korsikalı, Hitler’in Avusturyalı, Stalin’in Gürcü olması gibi. Bir konuşmasında Castro ‘Ben gerilla olarak doğdum’ demiştir.

Çocukluğu da sorunlu geçmiş, 1930’lu yılların sonundaki karışık ortamda, Cizvit Okulu’nda okurken, kusursuz bir Makyavelist olarak, sadece Küba halkını değil, tüm dünyayı etkileyecek politik ve fiziksel yeteneklerini geliştirmeye başlamıştır. Yıllar sonra Havana’ya Ocak 1959’da girdiğinde zaman kaybetmeden devrimlerine başlamış ve özel yöntemlerle üst sınıfı, ayrıcalıklarını ellerinden alarak, mallarına el koyarak eritmiştir. Hala anlatılır: Üzerlerinde yakalanıp tutuklanma sebebi olmasın diye, Havana’nın içinden geçerek denize boşalan nehire zenginlerin attıkları yüz binlerce Amerikan Doları banknot ortalarda yüzmüş ve kimse korkudan bunlara el bile sürememiştir.

Açıkçası yakın devrim yoldaşlarının da tarih sahnesinden ve Castro’nun ‘önünden’ çekilmesi bazı soru işaretleri uyandırmıştır: Frank Pais’in devrimci Santiago de Cuba’da 1957’de yokoluşu, Ernesto Che Guevara’nın Bolivya’da 1967 yılında öldürülmesi, General Arnaldo Ochoa’nın Havana’da 1989’da infaz edilmesi halen tartışılmaktadır.

Ama Küba’da Castro ile ilgili çok daha ilginç olaylarla karşılaşmak olası: Geçtiğimiz yıllarda Amerika Birleşik Devletleri’nden geri getirtilen Kübalı Elian’ı babası kucağında tutarken, suçlayıcı bir şekilde kolunu ileri uzatarak başparmağı ile Havana’daki Malecon Bulvarı’nda Amerika Büyükelçiliği Binası’nı gösteren heykelin yapılması emrini vermesi, hala önemli günlerde ve bayramlarda, Devrim Meydanı’nda dimdik ayakta durması, korumalarının her birinin bir gün silahında kurşun olmaması ve korumaların bunu bil(e)memeleri, kendisinin birçok benzeri, dublörü olduğu ve Başkanlık Sarayı’na hergün birkaç Castro’nun girip çıktığı dedikoduları bunlardan birkaçı.

Ben kendisini 2000 yılında bir bayram günü gördüm. Bayram öncesindeki birkaç günde adeta Havana’da seferberlik ilan edilmiş, konuşma yapacağı meydan güvenlik sebebi ile kapatılmıştı. O günün sabahı tüm okullar, resmi ve özel görevlerde çalışanlar, belli bir nöbet sırası ile meydana gelmişlerdi. Çok erken kalkmama karşın meydan gittiğimde ağzına dek dolmuştu. Ama Kübalı olmadığımı görenler gülümseyerek bana yol verdiklerinden ön sıralara kadar yaklaşabilmiştim. Ve geldi. Her ne kadar yaşı belli olsa da dimdik ayakta idi, üzerinde basit bir kamuflaj üniforma vardı. Halkta büyük bir dalgalanma oldu. Konuşmaya başladı. İtalyancamın yardımı ile konuşulanların bir kısmını anlasam da itiraf etmeliyim ki oradaki ortamdan dolayı çok etkilenmiştim. Sıcağa ve yorgunluğa ancak öğleye kadar dayanabildim. Ama benim bir yabancı olarak büyük bir ayrıcalığım vardı ve kullanmak durumunda kaldım: O meydandan istediğim zaman ayrılabilmek.

Otele döndüm. Konuşması hoparlörler ile bazı ana caddelere de canlı olarak verilmekte idi. Akşamın erken saatlerine kadar otelimin açık penceresinden Castro odamın içine dolmaya devam etti. Aslında Castro uzun konuşmaları çok sever. Bu konuşmalarından sadece birinde aşırı sıcaktan rahatsızlandığını ve konuşmasını yarıda bıraktığını, durumunun iyi olduğu açıklana kadar da ülkede yaşamın adeta durduğunu hatırlıyorum.

Castro’dan Sonra Hayat Var mı?

Bu konuda aslında propagandalara pek inanmamak, her yazılanı doğru kabul etmemek gerek. Castro sonrası Küba’yı, günde aralıksız on sekiz saat eski bir takside direksiyon sallayan ve bu uzun günün sonunda altı Amerikan Doları kazanan iki bebek babası taksiciye ya da veranda önündeki sallanan koltuğunda oturan bir büyükanneye sormalı. Marketlerde zor bulunan bir litre sütün fiyatının da dört dolar olduğunu anımsatmak isterim.  Siz bırakın yerel rehberlerin hevesle anlattıklarını, unutun broşürlerde yazılanları. Ben günde on sekiz saat çalışan o taksici ile de dost oldum, sallanır koltukta birçok babaanne ve ailesi ile de pilav üstü kızarmış muz ve ucuz Rom sofrası paylaştım. Tek söyleyebileceğim Castro için düşünülenlerin ortasının olmadığı. Kimi onun ölümü ile ile Küba’nın artık yaşanır bir yer olmaktan çıkacağını söylüyor, Castro ile beraber öleceğine, ölüm haberini aldığında kendi kafasına bir kurşun sıkarak yaşamına son vereceği üzerine yeminler ediyor. Kimi de artık korku mu saygı mı bilemediğim bir nedenle hiçbir olumsuzluğu eleştirmeden ‘o güne kadar’ dişlerini sıkıyor. Ama Castro öldüğünde sevinçten bir şişe romu tek dikişte Malecon Bulvarı’nda bitireceğini söyleyenler de var.

Sonsöz
‘Peki senin düşüncen nedir?’ diye soracak olursanız, tahminlerimi hemen belirteyim: Castro’ya sağlığında gösterilen tüm saygı ölümünde de yerini bulacak. Birçok ülke boykot edecek gibi görünse de, yumuşayan politik koşullar nedeni ile törene sadece (eski) sosyalist ülkelerden değil, bence neredeyse tüm dünya ülkelerinden en üst düzeyde katılımlar olacak. Fidel Castro günahları örtülüp, yaptıkları ile efsaneleşerek tarihteki yerini alacak.

Ama sonrası bence karışık. Yerine gelmesi beklenen Raúl  bence Fidel’in karizmasına ve kişiliğine sahip değil. Bir süre sistem Raúl’u taşımaya çalışacak. Ama olanaksızlık ve fakirlikten artık bezmiş olan çoğunluk önce fısıltı gazetelerini yaymaya başlayacak, daha sonra çatlak sesler artacak ve baraj sızıntıları taşıyamayarak dağılacak. İşte benim korkum bundan sonra. Birdenbire sınırsız özgürlüklerle karşı karşıya kalan Küba halkı bu ağır elbiseyi taşıyabilecek mi? Ne kadar el değmemiş dense de, bu ülke dışarıdaki dünyanın ağırlığı ve getirdikleri altında ezilecek mi? Bir olasılık. Ülkede bir kaos çıkacak mı? Bunu da öngörüyorum. Başta Amerika Birleşik Devletleri, Stand-By füze krizinin öcü başta olmak üzere birçok konuda sıkıntılı olduğu bü ülkeyi içten yıpratmaya, alttan oymaya başlayacak mı? Evet. Daha sonra diğer ülkeler pastadan pay koparabilmek için, kendi vatandaşlarının dev bir karidese benzettiği adayı acımasızca ısırmaya başlayacaklar mı? Şüphe yok. Peki Küba, Karayipler’in bir zevk ve kumar batakhanesi olacak mı? Bilmiyorum. Olmasın, olmamalı. Bu ülke ve insanları çağdaş yaşamı yakaladıktan sonra ruhlarını ve kişiliklerini kaybetmemeli.

Son önerim: Bu büyülü ülke henüz dokusunu yitirmeden, Castro aramızdan ayrılmadan önce belki bir daha hiçbir şekilde tanık olamayacağınız bu cenneti daha fazla geç kalmadan görün.

Hele bir de benim arasıra az sayıda konuğum için gerçekleştirdiğim Özge Ersu Gezileri™ Signature Collection gezilerimden ‘Küba: Bir Devrimin Ayak izlerinde’ programıma katılırsanız belki ‘guayabera’larımızı üzerimize çektiğimiz tembel bir Pazar günü Manzanillo’nun salaş barlarından birinin hasır gölgesinde, ‘mate’ çayı içip ‘un tabaco al dia’ çekerken ve buruşuk ‘El Cubano Libre’ okurken buluşmuş oluruz. Kim bilir? ¡Patria o muerte ! : Ya İstiklal Ya Ölüm!

YORUM YOK

YORUM YAP