Meksika Mexico City

0 • 30 Aralık 2013 • GEZİ YAZILARI • 18.635 GÖRÜNTÜLEME

Dünyanın En Büyük Üçüncü Şehri Distrito Federal Ciudad de México
Kasım 2006, Ciudad de México Meksika

Değerli Dostlarım,

Bu gezi yazımda sizi çok uzak bir coğrafyaya, Atlantik ötesine, Amerika Kıtasının en ilginç ülkelerinden birine Meksika’ya, orijinal adı ile Ciudad de México’ya davet ediyorum. Her köşesinde ayrı bir gizemin saklandığı, Maya’lardan Aztek’lere kadar birçok eski yüksek uygarlığın beşiği, Amerika kıtasının bulunması ile özellikle İspanya’nın yeni dünyayı fetih (işgal) planı sonucunda büyük yıkımlara uğramış, Pre-Colombian adını verdiğimiz keşif öncesi kültürel birikim ve geleneklerini zor da olsa ayakta tutmaya çalışan, diğer yandan da yokluk, yoksulluk ve iç huzursuzluklarla uğraşan dev ülke.

 BİR BAKIŞTA BİR HAFTADA MÉXICO
Bu yazı dizisinde önce başkent Mexico City‘yi anlatacağım. Daha sonra şehrin hemen yakınlarında, yanlışlıkla ve sıklıkla Maya ya da Aztek yerleşimi olduğu söylenen Teotihuacan’daki antik piramitlerin sırlarından söz edeceğim. Yazılarımın devamında birlikte ülkenin içine ilerleyerek bir zamanlar dünyanın en önemli gümüş merkezlerinden Taxco ve Sonsuz Bahar Şehri olarak adlandırılan Cuernavaca’yı gezeceğiz. Son durağımız yorgunluk atmak adına bir zamanların en ünlü sahil şehri Acapulco olacak.

 • BAŞKENT CIUDAD DE MÉXICO’YA VARIŞ
Mexico City Meksika’nın başkenti. Sokaktaki kimi çevirip sorsanız, ‘Dünyanın en büyük şehri’ yanıtını alırsınız. Ama, daha akademik incelemek gerekirse Mexico City nüfus açısından Tokyo, Jakarta, Seoul, Delhi, Shanghai, Manila, Karachi, New York City ve São Paulo‘nun ardından yaklaşık on milyon iç şehir nüfusu ile onuncu sırada. Tüm Büyükşehir (Metropolitan) alanları göz önüne alırsak, işte o zaman, Tokyo ve Delhi‘nin ardından yirmi milyonu geçen nüfusu ile üçüncülüğe yükseliyor. Yüzölçümü açısından ise, sekiz bin kilometre kareye yaklaşan yayılımı ile on ikinci. Bu bilgiler bir kenarda kalsın, biz yine de sokaktaki adamın gururunu kırmadan bu büyük şehirdeki yolculuğumuza başlayalım.

 • İNİŞ VE HAVAALANI
Uçağımız bir akşamüstü alçalıyor Mexico City üzerinden Benito Juárez Uluslararası Havaalanı‘na. Havaalanı adını beş dönem başkanlık yapmış, ülkeyi Fransız işgalinden kurtarmış, İkinci İmparatorluğa son vererek Cumhuriyeti kurmuş bu büyük devlet adamından alıyor. Çevresi bir kaç tanesi hala etkin volkanlarla çevrili dev bir düzlüğe iniyoruz. Göz alabildiğince uzanan caddeler ve dev bulvarlar aralıksız bir yerleşimle sarmalanmış durumda.

 • PASAPORTUNUZ VE VİZE
Pasaport kontrolünde çok oyalanmadan çıkıyoruz dışarı. Yalnız hatırlatayım, Meksika Türk vatandaşlarına vize uyguluyor ve vizenin alınması oldukça uzun sürüyor. Yıllar önce Meksika Konsolosluğu önce pasaport ve vize için gerekli belgeleri alıp ilk incelemeyi yapıyor, daha sonra bu bilgileri pasaportu sahibine geri vererek Mexico City’ye gönderiyordu. Onay geldiğinde ise vize isteyen kişiyi pasaportu ile çağırarak istenen turist vizesini bu yöntemle veriyordu. Günümüzde geçerli olan uygulamanın ayrıntılarını bilmiyorum ama Meksika’ya gitmek isterseniz bu olası uzun süreci göz önünde bulundurun.  Son zamanlarda yine anlış hatırlamıyorsam, geçerli Amerika Birleşik Devletleri vizesi olanlar ülkeye vizesiz girebiliyorlar.

 • ŞEHİRDEN İLK İZLENİMLER VE ZONA ROSA’DA İLK GECE
Biz bu metropoldeki gezimize devam edelim. Şehir düzenli bulvar ve yollarla birbirine bağlansa da dışarı doğru açıldıkça karmaşa artıyor ve belli bir yerleşim planından söz etmek zorlaşıyor. İstanbul benzeri denetimsiz büyüyen tüm metropollerin kaderi bu. Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği’nin hemen yanındaki otelimize yerleşiyor ve akşam yemeği sonrası şehrin eğlenceli bölgelerinde kısa bir gezinti yapıyoruz. Devamında da yol yorgunluğumuzu ve ‘jet-lag’ dediğimiz saat düzensizliğimizi uyku ile alt etmek üzere dinlenmeye çekiliyoruz. Herkes odasına gitmiyor elbette. Yol yorgunluğunu bir kadeh içki içerek ya da  biraz müzik dinleyerek atmak isteyenler şehrin eğlenceli ve ‘yüksek voltajlı’ bölgesi sayılan, çoklukla ‘Red Light District’, yani ‘Kırmızı Fenerli Bölge’ olarak adlandırılan mahallenin sokaklarına vuruyorlar kendilerini.Burada renk biraz yumuşayarak ‘Zona Rosa’ (Pembe Bölge) adını almış.

 • MEXICO CITY’DE SABAHA KARŞI
Hiç bitmeyecek işlerime erkenden başlamak, sabahın ilk ışıkları ile bir şehrin uyanışını izlemek ve fotoğraflamak üzere her zaman erken kalkarım. Çoğu zaman daha aydınlıktan da önce. Yükse bir yapıda yer alan otelimizin en üst katlarında olduğumdan bütün manzara adeta ayaklarımın altında serilmiş durumda. Penceremden dışarı bakıyorum. Hemen aşağıda yaklaşık yüz metre uzunluğunda beyaz çizgili kulvarlara bölünmüş bir beton koşu pisti var. Binaların arasında hele Amerika Birleşik Devletleri Büyükelçiliği ile otel arasına sıkışmış dar bir alanda böyle bir atletizm manzarası ilginç elbette. Yakınlardaki bir okulun ufak spor alanlarından biri olduğunu düşünerek üzerinde fazla durmuyor ve dikkatimi uyanan şehirdeki fotoğraf karelerime veriyorum.

Kahvaltı sonrası odama döndüğümde ise aşağıdan megafon ile aralıksız konuşan, zaman zaman bağıran rahatsız edici bir ses duyuyorum. Camı açtığımda koşu pisti olarak düşündüğüm yerin aslında Amerika Birleşik Devletleri’nden vize alabilmek için kuyruğa girmiş yüzlerce Meksika’lıyı sıraya sokabilmek, sırada tutabilmek için hazırlanmış olduğunu görüyorum. İki binanın aralığı adeta karınca yuvası gibi kaynıyor. Kulvarlardan formunu alan bir diğer kuyruğa giriyor ve Amerika Birleşik Devletleri, komşusu Meksika‘nın sınırına dev duvarlar dikmeye başlarken buradaki insanlar vize peşinde bir ömür geçiriyor.

 • DEV ŞEHİRDE İLK SAATLER
Şehir turumuza otelimizin önünden geçen geçen Reforma Caddesi’nden başlıyoruz. Mexico City‘nin modern yüzünü temsil eden bu bulvarda gökdelenler, tarihi binalar, Büyükelçilikler, çok uluslu şirketlerin merkezleri ve resmi yapılar sıralanıyor. Bu uzun bulvar aralıklarla güzel anıt ve çeşmelerle süslenmiş geniş meydanlara açılıyor.

Asıl varmak istediğimiz  Zócalo Meydanı‘na ulaşmak için yol alırken gördüklerimiz arasında Belediye Kulesi (Torre Mayor), Amerika, Bolivya, Brezilya ve Japonya Büyükelçilikleri, (Türk Büyükelçiliği Lomas de Chapultepec bölgesinde kalıyor), Diana Cazadora Çeşmesi, altın kaplama Bağımsızlık Meleği Anıtı, Meksika Borsa Binası, Cuauhtemoc ve Cuitlahuac Anıtları, Mimarlık Müzesi, Kristof Kolomb ve El Caballo Sütunları var. Bulvar şehrin Güneybatısındaki Capultepec Parkı’ndan, Kuzeydoğudaki Guadalupe Bazilikası’na kadar on iki kilometre boyunca devam ediyor. Biz bir süre sonra Juarez Bulvarı’na dönerek önce Pablo Juarez Anıtı’nda duruyoruz. Havaalanına ismini verdiğini söylediğim ve yaşamından küçük ayrıntılar verdiğim, aslen bir hukukçu olan Benito Pablo Juárez García, tekrarlamak gerekirse 1858 ve 1872 yılları arasında peşpeşe tam beş kez üstüste Devlet Başkanı seçilmiş. Meksika tarihinde, 19. yüzyılda ülkenin tüm kaderini değiştiriyor: Önce Fransız işgaline direniyor, daha sonra diktatörlüğe (İkinci İmparatorluk) son verip, Cumhuriyeti kuruyor ve ülkenin gelişmişliği için ter döküyor. Tüm vatandaşların çok sevdiği ve saygı duyduğu bu devlet adamının anıtı önünde, okul çocukları sıklıkla fotoğraf çektiriyorlar. Biraz önce geride bıraktığımız dev bulvar da Juarez’in gerçekleştirdiği devrimler anısına ‘Reforma’ olarak konulmuş.

Biraz daha ileride Güzel Sanatlar Sarayı ‘Palacio de Bellas Artes’ karşımıza çıkıyor. Adamo Boari tarafından 1901 yılında yapılan ve günümüzde müze olarak kullanılan bu muhteşem bina o kadar ağır ki temelleri her sene en az iki santimetre içeri gömülüyor. Bu batışın en önemli nedeni de Mexico City’nin eski Aztek uygarlığının su kanalları ile çepeçevre donattığı gevşek bir alan üzerine kurulmuş olması.

Zócalo’ya yaklaştıkça trafik artıyor. Zócalo aslında ‘Şehrin Merkez Meydanı’ demek. Yani hemen her Meksika yerleşiminin bir Zócalo’su var ama elbette en büyüğü varmak üzere olduğumuz Mexico City’deki asıl adı ‘Anayasa Meydanı’ (Plaza de la Constitución) olan bu yer ile özdeşleşmiş.

BİR OSMANLI SÜRPRİZİ ÇİNİLİ SAAT
Meydana varmadan önce sizlere hiç aklınıza gelmeyecek bir sürpriz sunmak istiyorum: Bolivar Caddesi’nin hemen köşesinde, her tarafı İznik Çinileri ile süslü bir Osmanlı saati var. Yaklaşık yüz yıldır burada olan anıt-saat üzerinde ‘La Colona Otomana a Mexico. Septembre de 1910’ yazıyor, yani ‘Osmanlı’dan Meksika’ya. Eylül 1910’. Kısaca anlatalım hikayesini. 1909 yılında Meksika çalkantılı ve kanlı bir devrim sonrasında daha iyi bir politik yapıya kavuşuyor. Emiliano Zapata ve Pancho Villa adlı iki halk kahramanının da ünlendiği bu dönemde Sultan Reşad Meksika’ya bir armağan vermek istediğinden, saraydaki mühendislerin halkların karşılıklı dostluğunu simgeleyen bir armağan hazırlama emrini veriyor. Birkaç ay sonra da o zamanki Osmanlı Barok Stili ile süslenmiş eski Türkçe kadranlı ve İznik Çinileri kaplı bir saat hazırlanarak başkente gönderiliyor. Saat hala işlese de çinilerin bir kısmı dökülmüş. Çinileri onarmayı bilmeyen Meksikalılar bunu Türkiye’den bekliyorlar. Mexico City’liler kimi zaman birbirlerine ‘Osmanlı Saati önünde buluşalım’ diyerek randevu veriyor. Trafik oldukça ağır akıyor. Kitlendiği anda ise devreye garip melodili düdük öttürüşleri ile trafik polisleri giriyor. İşin daha da ilginci, tüm şöförlerin bu farklı öttürüşlerin ne anlama geldiğini bilmek ve uygulamak zorunda olması.

 • BÜYÜK MEYDAN ZÓCALO
Meydana geldiğimizde, adeta dev bir salon bizleri karşılıyor. Burası İspanyollardan önce bu coğrafyanın son sahibi olan Aztekler tarafından da merkez olarak kullanılmış. Daha doğrusu 1500’lerin başlarında, Tenochtitlan Gölü’nden gelen sularla beslenen kanallarla bezenmiş olan bölge burası. Meydanın her köşesinde ayrı bir manzara dikkatimizi çekiyor. Ortada dev bir Meksika bayrağı dalgalanmakta. Ulusal Saray, daha doğrusu Başkanlık Sarayı Palacio Nacional meydanın doğusunda kalıyor. 2 Temmuz 2006’da başkanlığı ele geçiren Felipe de Jesús Calderón Hinojosa seçimlerde hile yaptığı gerekçesi ile meydandan hiç eksik olmayan karşıtları tarafından dev pankartlar ile protesto ediliyor. Hatta karşıtları protestoyu kurumsallaştırıp yirmi dört saat yedi gün görev yapabilmek için çadır bile kurmuşlar. (Meksika‘nın şu andaki başkanı, 2012’de görevi devralan Enrique Peña Nieto) Bir köşede kuklacı kendi yaptığı kuklaları oynatıp satmaya çalışıyor. Bir başka yerde üzeri naylon ile örtülmüş ahşap koltuğa kurulmuş olan sade vatandaş ayakkabılarını boyatıyor. Punk gençlerden Şaman‘lara, sağaltım yaptığını söyleyen büyücülerden işsizlere, seyyar satıcılardan dondurmacılara, her türlü işi yapan ve müşteri bekleyen muslukçu, marangoz, tesisatçı gibi el işçilerinden dilencilere kadar farklı binlerce insan manzarası bu meydanı dolduruyor. Laterna çalan yaşlı adamın kutusundan yükselen Latin ezgileri, iç gıcıklayıcı ve iştah açıcı mango kokularına karışıyor.

  • YEREL İNANIŞLAR VE BÜYÜ
Biraz yürüdüğümüzde bir büyücünün ‘büyü bozup’ kutsama yaptığını görüyoruz. Daha önce dediğim gibi hala Maya ve Aztek etnik kökenli olup, o geleneklere bağlı yaşayanlar var. Meksika, zorlu ve sert süreçler sonrası ‘Katolik Hristiyanlaştırılmış’ olmasına rağmen kökleri ile bağlarını kopartmayanların sayısı çok fazla. Yaktığı bazı yeşil otlardan çıkan duman ile karşısındakinin vücudunu tütsüleyen büyücü, daha sonra karşısındakinin kafasına kutsal kıldığı suyu serpiştiriyor. Tam anlayamadığımız ses ve melodilerle nazar çıkartıp daha sonra elindeki otları ezdiriyor. Tören sonrası büyüden kurtulan on  on beş peso veriyor Büyücü, şehrin ortasında devamlı ot bulamayacağı için sıradaki herkes, kendi otları ile gelmiş.

ETKİLEYİCİ KATEDRAL METROPOLITANA DE LA ASUNCIÓN DE MARÍA
Bu tatlı kargaşayı geride bırakıp Batı Yarımkürenin en büyük kilisesi olan Metropolitan Katedrali’nden (Catedral Metropolitana de la Asunción de María) içeri giriyoruz. Meydanın tam Kuzeyinden girilen bu Katedralin yapımı, ilk İspanyol işgalini başlatan (‘Fetih’ demeye dilim varmıyor) Conquistador Cortes (Hernán Cortés de Monroy y Pizarro) zamanına kadar uzanıyor. İlk bakışta Barok Stilini andıran kilise tam olarak İspanyol Barok Dönemi ürünü. Hatta ‘Colonial’ etkileri ile ‘Churrigueresque’ olarak adlandırılıyor. 1500’lerin ortalarında atılan temellerden ancak yüzyıllar sonra Manuel Tolsa kubbeyi ve çan kulelerini 1815’te bitirebiliyor.

 • 1985 DEPREMİ VE 1986 FIFA DÜNYA KUPASI
1985 yılında Meksika’da 8.1 Richter ölçeğinde bir deprem olduğunu hatırlarsınız. 12.000 civarında ölü ve dört katı kadar da yaralı bırakmıştı arkasında bu sarsıntı. Unutmadan söyleyeyim, Meksika  bu büyük yıkımdan sadece bir sene sonra tüm aksi yöndeki telkinlere rağmen 1986 Dünya Kupası’nı büyük bir başarı ile gerçekleştirmişti. Son yıllarda sıklıkla uyuşturucu tedavisi için hastaneye kaldırılmış olan Diego Armando Maradona Franco‘nun ‘Tanrı’nın Eli’ ile attığı gol sonrası çok konuşulan finalde şampiyon Arjantin olmuştu.

İşte bu şampiyonadan bir sene önce olan deprem şehre çok zarar vermişti. Eski yapılarda bu zarar daha da göze batıyor. İçeri girdiğimizde Katedral’in her bölümünde oluşan yapısal bozukluklar kolaylıkla görülebiliyor. Tavandan düz sarkan dev bir çekül yerdeki eğimi ve bu eğimin artışını bizlere gösteriyor. Ama bu sınkıntılı durum bile yapının etkileyiciliğini gölgeleyemiyor.

Dışarıda yerel şekilde çıkartılan günahlar içeride Katolik yöntemlerle ele alınıyor. Kabinlerin neredeyse tamamı dolu ve önlerinde sıra var. Kataedral içerisindeki ahşap ve altın kaplama işçiliği göz alıyor. İlk İspanyol işgalciler başta bu coğrafya olmak üzere yeni dünyanın her tarafından adeta sömürerek aldıkları zenginliklerin yalnız çok küçük bir bölümünü burada tutarak bu görsel çeşitliliği ortaya çıkartabilmişler. Elbette bu kadar uzun süreye yayılan bir yapım sürecinde biraz önce değindiğim İspanyol Barok Stili‘nden başlayarak Fransız Neo-Klasizmine kadar değişen çizgiler göze çarpıyor.

 • MARIACHI
Dışarı çıktığımızda kulağımıza güzel bir Meksika melodileri dolmaya başlıyor. Meydanda göz alıcı giysileri ile bir Meksika grubu müzik yapıyor. ‘Mariachi’ adı verilen bu gruplar, yeteneklerini sergilerken kendilerini kiralayabilecek olası bir düğün, davet veya gösteri sahibine de göz kırpıyorlar. Genelde, Mariachi topluluklarında en az iki keman, iki trompet, bir İspanyol gitarı, ‘Vihuela’ adı verilen beş telli mandolini andıran yerel telli çalgı ve bas partisyonunu oluşturan Guitarrón akustik gitar bulunuyor. Müzisyenlerin toplamı yirmiye kadar çıkabiliyor. Hepsi şık giysiler, çizmeler ve Sombreros adı verilen gümüş işlemeli şapkalar giyiyor.  Arasıra mitoz bölünmeye uğramış sadece üç kişilik Mariachi ekipleri ile de sağda solda karşılaşabilirsiniz. Günümüzde hala bazı genç aşıklar sevdiklerine evlerinin önünde serenat yapabilmek için bu küçük grupları kiralıyabiliyor. Sadece aşk değil elbette, Anneler Günü ya da diğer özel günler, bu grupların en çok iş yaptıkları zamanlar. Müzisyenlerin inanılmaz geniş repertuarları olduğunu da eklemek gerek.

VOCHO VOSVOS TAKSİLER
Bu arada sizlere Vocho’lardan söz edeyim. ‘Vocho’ dedikleri bildiğimiz Vosvos. ‘Halkın Arabası’ Volkswagen’in dünyadaki en büyük fabrikalarından birisi de Meksika’da. Bu fabrika on yıllar boyunca sadece Meksika’ya değil, tüm dünyaya yetecek kadar araç üretmiş. Bu nedenle ülke Vosvos’tan geçilmiyor. Taksilerin büyük bir bölümü de ‘Vocho‘. Üstü beyaz altı yeşil olan bu araçlar iki kapılı. Şöförün yanındaki koltuk çıkartılmış. Aslında arka koltuğa fıkra gibi üç Meksikalı sığabilse de ancak iki Türk alıyor. Şöför kapıyı ‘manuel sistem’ ile kapı koluna bağladığı bir ipi çekerek kapatıyor. Ücretler de torpidonun altında yerde duran tasın içine bırakılıyor.

AMAN GÜVENLİK ÖNLEMLERİNE, SOYGUN VE SOYGUNCULARA DİKKAT
Ekonomik sorunlarla boğuşan ülkede elbette yaşam standardı yüksek değil. Meksika’da turistlere karşı güç kullanarak gerçekleştirilen hırsızlık ve soygunlar son derece fazla. Yabancılara şehir içinde ‘kesinlikle’ yoldan geçen Vocho taksilere ve tanımadıkları özel araçlara binmemeleri gerektiği öğütleniyor. Gerçekten bırakın yankesiciliği, silahlı tehdit ve soygun bile o kadar yaygın ki. Birçok acemi turist bu tuzağa düşüyor ve silah tehdidi ile uzaklara götürülüp soyuluyor. Daha da kötüsü kredi kartı şifrelerinin zorla öğrenilip, gün içinde kullanılması ve günlük harcama limiti dolduğunda, diğer gün(ler)den yararlanabilmek adına bu turistlerin iki üç gün daha bagajlarda kapalı tutulması. Bu nedenle ya otellerden daha yüksek ücretle ‘özel taksi’ almak ya da taksilere bir tür durak olan ‘sitio’lardan binmek gerekiyor. Şehirdeki cinayet oranının da yüksek olduğunu anımsatayım. İşte madalyonun diğer yüzü.

 • VERA CRUZ VALİSİ SENATÖR DELGADO! BİR TEK DONUMUZ KALDI ALINMADIK!
Artık meydanı geride bırakıyor ve sonrasında Başkanlık Konutu Los Pinos‘un olduğu çamlık tepeden geçerek şehrin içindeki dev parklardan biri olan Chapultepec bölgesine doğru yola çıkıyoruz. Chapultepec yolunda birdenbire, Cuitlahuac Heykeli’nin altında sadece külotları ve yüzlerinde maskeler ile yüzlerce erkek ve bütünüyle ‘anadan doğma çıplak’ orta yaşlı Meksikalı kadın kalabalığı ile karşılaşıyoruz. Yolu trafiğe kapatmışlar ve Vera Cruz Valisi Senatör Dante Delgado aleyhine gösteriler yapıyorlar. Ellerindeki maskelerde de Delgado’nun portresi var. Yeni çıkan toprak yasası, neredeyse köylülerin ellerinde kalan son birkaç kuruşluk mal varlığını da kaybetmelerine neden olacağı için aylardır bıkmadan şehrin değişik meydanlarında bu gösteriyi sürdürüyorlar.

ÇEKİRGE TEPESİ EĞLENCESİ CHAPULTEPEC
Sonunda Chapultepec’e varıyoruz: Burası Nahuatl (Aztek) dilinde, ‘Çekirge Tepesi’ anlamına geliyor. Milattan sonra 1.200 yıllarından beri buralarda yerleşim var ve günümüzde bu bölgeyi müzeler, yeşil alanlar, eğlence yerleri ve dev bir lunapark süslüyor. Dayanamayıp dalıyoruz içeri: Çelik çomak ve ‘şambriyel’ ile geçmiş çocukluğumuzun öcünü alırcasına, Roller Coaster’lardan birinden inip, diğerine biniyoruz. Böylesine dolu bir günde, saatleri peşisıra devirdiğimizden, akşamüstü yiyeceğimiz yemek öncesi biraz dinlenebilmek için gün batımında otelimize dönüyoruz. Oysa Mexico City yeni bir akşama uyanıyor.

Biraz ara verelim çünkü önümüzde önce Mexico City’den bir saat uzakta yer alan gizemli Teotihuacan Piramitleri, sonrasında sonsuz Bahar Şehri Cuernavaca, bir zamanlar dünyanın gümüş merkezi Taxco ve fakirlerin Las Vegas’ı Acapulco var. İyi dinlenin!

YORUM YOK

YORUM YAP