ON ON BİR ON İKİ
İNGİLTERE TİLKİ

692 • 10 Ocak 2017 • GEZİ YAZILARI • 2.572 GÖRÜNTÜLEME

İNGİLİZ SÖMÜRGECİLİĞİ · ATLANTİK ÜÇGEN TİCARETİ · KOLONİYAL ÜRÜNLER · KÖLELİK

Livingstone Zambia, Afrika
06 Aralık 2016

Değerli Dostlarım,

Dünyanın yedi iklimine, yedi kıtasına ve yedi denizine yaptığım yurt dışı gezilerimde, istesem de istemesem de karşıma çıkan öylesine konular var ki, bir eğitimci, turizmci ve anlatıcı olarak bunlardan kaçınmam olanaksız, bilmemek ise mesleğimizde büyük bir ayıp.

Ayıp olması bir kenara, şimdi sözünü edeceğim konular aslında tüm dünya tarihinin arasına bir harç, duvarına bir tuğla ve üstüne bir sıva adeta: Kavimler Göçü’nü tam anlamadan, İslâm tarihine dokunmadan, erken Karolenj ve İtalya Rönesansı’nı özümsemeden, Endülüs’teki İslâm Fethi’nden ötürü kendi aydınlanmasını geç yaşayan İspanya’nın emperyal gelişimini incelemeden, üzerindeki ölü toprağını çok geç atarak ‘Altın Çağlarını’ ancak 1600 ve 1700’lerde yaşayan Hollandalılardan dem vurmadan, bizlere okullarda hiç öğretilmemiş, krallara diz çöktüren ‘Kuzey Avrupa Hansa Ticaret Birliği’ üzerine bilgi açığımızı kapatmadan, Yahudi tarihini bilmeden, Hristiyanlığın doğuşundan Engizisyon’a, dinde reformdan aydınlanmaya giden süreçlerin karanlık labirentlerinde kaybolmadan, Amerika ve ‘Uzak Topraklar Terra Australis’in keşiflerine dalmadan, Uzakdoğu’nun derin felsefelerinden Afrika’nın sömürgeleştirilmesine uğramadan dünya tarihine hakim olmaya çalışmamız, neden ve sonuç ilişkilerini açıklamadan turizm mesleğimizi ‘öğretici ve anlatıcı kimliğimizle’ sürdürmemiz çok zor.

Ooof of! Çok işimiz, öğrenecek ve öğretecek çok şeyimiz var anlayacağınız. Oysa yukarıdaki paragrafta belki bildiklerimizin, daha doğrusu bilmemiz gerekenlerin yalnızca yüzde üçünü, beşini sığdırabildim kelimelere. Hiç sayamadığım konular için beni affediniz. Bunların hepsi üzerinde günlerce konuşabileceğimiz konferanslar, saatlerce belgesel yapabileceğimiz konular ve her gün yeni bir şeyler öğrendikçe de ne kadar az şey bildiğimizi anlayacağımız dipsiz kuyular…

Neden böyle uzun bir giriş yaptım ki? Oysa ben bırakın kendi enlemlerini, kuzeydeki Yengeç Dönencesi’nden güneydeki Oğlak Dönencesi’ne, Uzakdoğu, Çin ve son keşfedilen kıtalardan Amerika’ya dek bir zamanlar dünya denizlerine hükmetmiş dev imparatoluklardan, emperyal güçlerden ve bu coğrafyayı ticari açıdan yönetebilmek adına akıl almaz büyük şirketler kuran ülkelerden söz edecektim.

Genelde gemilerin iyice büyümesi ile 1500’lerin sonlarından başlayarak, buharlı deniz araçlarının kullanılmaya başladığı 1800’lerin başlarına dek tüm dünyayı kavuran ‘Yelken Çağını’ anlatacak, gemilere üçüncü direğin eklenmesi ile üçgen yelkenden kare yelkenlere geçiş devriminin önemini sizlerle paylaşacak, hatta ‘Atlantik Rüzgârları ile Üçgen Ticaret’in nasıl yapıldığını anlatacaktım sizlere. Ama şimdiden yoruldum, sizleri de yordum.

Arzu ederseniz, tüm dünya tarihini bir sayfaya sıkıştırmaktan vazgeçerek, iç denizlerin değil, okyanusların hakkını vermiş Hollandalıların, Portekizlilerin ve İspanyolların hükmettiği zamanlara davet edeyim sizleri. Şimdilik Venedik, Ceneviz, Osmanlı ve Fransız donanmaları sıralarını beklesin. Onları bir başka çalışmamda konuşuruz.

Biri hariç, bu sahnede yer alan bütün büyük isimleri saydım neredeyse. Evet, yazı konumu da bu ülke belirledi aslında.

Hangi coğrafya olursa olsun bir ara mutlaka karşıma çıkıveren, tüm kıtalara bir biçimde dokunmuş, ülkeler kurmuş, yıkmış ve buraları yüzyıllarca yönetmiş, mal almış, mal satmış, ticaret yapıp bereket saçtığını söylerken belki de o toprakları kurutmuş dev bir emperyal güce, Büyük Britanya’ya, Birleşik Krallık’a, ya da bu yazıda kolaylık olsun diye ‘İngiltere’ olarak söz edeceğim imparatorluğa götüreceğim sizleri, hazırsanız…

İşin doğrusu, saydığım üç isim de ayrı ve doğru kullanılmalı biliyorsunuz. Anımsarsanız bunu ayrıntıları ile ‘İngiltere, Birleşik Krallık ve Büyük Britanya Üzerine’ isimli yazımda http://ozge.ersu.net/yazilar/gezi-yazilari/ingiltere-birlesik-krallik-ve-buyuk-britanya/ bağlantısında açıklamıştım. Aslında ‘İngiltere’ tanımı yarım ve eksik ama, konuyu dağıtmamak adına bilerek yaptığım bu genelleştirmeyi bu yazı için affedin gitsin lütfen…

Bakın, bu yıl içinde yine Avustralya’dan eski adı Seylan olan Sri Lanka’ya, Hindistan’dan Orta ve Güney Afrika’ya, Namibya, Botswana ve Zimbabwe’den Zambia’ya kadar yaptığım gezilerde yine karşıma dikiliverdi İngiltere…

Bu nasıl bir yayılma, nasıl bir siyasi dayatma ve nasıl bir ‘Üzerinde Güneş Batmayan İmparatorluk’tur ki, böylesine bir düzen kurmuş, bunu yüz yıllarca ‘Doğu Hint Kumpanyası’ ve yan kuruluşları ile sürdürebilmiştir, gerçekten ayrıntıları ile incelemek gerek…

Yalnız durun! Bir ülkeyi, bir politikayı övüyor ya da yeriyor değilim. Belgeselci kimliğimle, olabildiğince tarafsız anlatmaya özen göstereceğim her şeyi. Bu nedenle kelimelere, anlamlara değil, gelin resmin bütününe odaklanalım.

Gezilerimde bana en çok sorulan sorulardan biri, ‘İngiltere’nin sömürgeleştirdiği, daha parlak deyimi ile ‘koloniyal’ yönetime bağladığı yerlere ne verdiği ve oralardan neler aldığı’dır. Aslında sosyolojik, politik, ve diğer tüm -jik açılardan yine sonsuz ve dipsiz bir kuyuya dalmaktır bu. O nedenle ben bu yayılımcılığın sadece ‘ticaret’ çerçevesini konuşmak istiyorum sizlerle…

Şimdi biraz önce sözünü ettiğimiz ‘objektif ve tarafsız belgeselci kimliğimizi’ bir an kenara bırakıp, gelin tabloya İngiltere tarafından bakmaya çalışalım. O zamanlar yaşayan ve bu yayılımcılığı İngiltere adına şiddetle savunan biri olsak diyeceklerimiz şudur:

‘Vatandaşlarım!

‘Empire Trade’ adını verdiğimiz bu dev emperyal ticaret, aslında bu ülkelere yarar sağlamaktadır. Örneğin Güney Afrika’yı bir düşünün. Sadece dünyanın en büyük altın üreticisinden söz etmiyorum! Tarımdan hayvancılığa, meyveden şekere, süt ürünlerinden madenlere, silahlarımızın için gereken krom ve manganezden diğer tüm ürünlere kadar bu ülke bizim güç kaynağımızdır!

Hindistan’a ne demeli? Bütün bohçalarımız, çuvallarımız, urgan ve halatlarımız Hint kenevirinden yapılmıyor mu? Tel dolaplarımızdaki gıdalarımızın yarısından fazlası buradan gelmiyor mu? Çayı, pirinci, deriyi, pamuğu, baharatları saymıyorum bile…

Sömürg… E-hem. Kolonilerimiz dünya kauçuk üretimimizin yarısını, kalayın ise üçte birini üretiyor. Şekeri, kakaoyu geçtim, sen bana bakırdan, altından ve yağlardan söz et! Hong Kong, Cebelitarık ve Avustralya ne üretirse alıyor, üstelik onları da ekonomik açıdan zenginleştiriyoruz. Daha ne olsun?’

Değerli Dostlarım,

Daha ne olsun ki? Alıyor ve satıyordu İngiltere… Düzenini iyice oturttuğu ve bu işlerin kaymağını iyice yemeye başladığı yıllarda İmparatorluk sadece Afrika tropiklerinde bile 1895’te 2.250.000 pound satış yapıp, karşılığında 2,000.000 poundluk mal alıyordu. Sadece otuz yılda, işlerin bozulmaya başladığı zamanlara, yani 1925’lere geldiğimizde ise bu tutar on katından fazlasına çıkmıştı: 24.000.000 pound dış satım, 20,250.000 pound dış alım.. Üstelik o dönemin para değeri üzerinden!

Sizleri sayılarla fazla uğraştırmak istemiyorum. Zenginliği söküp almak mı dersiniz, yoksa zenginlik saçmak mı, siz seçin. Sene 1931 ve artık 36.000.000 pounddan söz ediyoruz. İngiltere’nin tüm kolonileri, 36.000.000 pound tutarında ürün almış ya da almak zorunda kalmış üzerinde güneş batmayan imparatorluktan. 1931 yılının kurunu günümüze çevirdiğimizde, 58 kat daha fazla hesap yapmamız gerek, yani yazılması ve söylenmesi zor olan, dilimizin dönmediği, aklımızın almadığı, satırlara sığmayan 2.120.400.000 (yazıileyalnızikimilyaryüzyirmimilyondörtyüzbinsterlingpound) tutarında bir satış. Siz deyin günümüzün ‘İki Buçuk Milyar Amerikan Doları…’

Bravo! Büyük bir başarı. Peki İngilizler kendi yönetimleri altındaki topraklardan neler almaktaydılar?

İşte ben de uzun süredir bu konu ile ilgili araştırmalar yapmakta, bir süredir notlarımı düzenlemekteydim. Zor ulaşılan ve dağınık kaynaklardaki bilgileri toparlamak biraz zamanımı almıştı. Çalışmamı geçtiğimiz aylarda gerçekleştirdiğim Orta Afrika gezimde sonuçlandırdım ve sizlerle paylaşma olanağını yeni bulabildim. Mutlaka eksikleri vardır ama o zamanların ürün gamını önümüze sermesi açısından bu bilgileri ilginç bulacağınıza eminim. Hatta sizler için kolaylık olsun diye o zamanın yer isimlerini kullanıp hepsini alfabetik sıraya koydum sizler için.

Gelin bakalım, tüm bu ticaretin karşılığında İngiltere, hangi uzak topraklardan kendi memleketine hangi ürünleri getirmekteydi?

ANTIGUA
Şeker kamışı ve pekmezi, şeker, tütün

AVUSTRALYA
Altın, kakao, manganez, elmas, palmiye çekirdeği, maun ağacı

BAHAMA ADALARI
Kara kaplumbağası kabuğu, sünger, kereste, sabır ağacı lifi

BARBADOS
Deri, şeker, şeker kamışı ve pekmezi

BATI SAMOA
Pamuk tohumu, deri

BERMUDA
Patates, zambak soğanı

DOMİNİK
Kakao, misket limonu ve suyu

FİJİ
Şeker, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi, şeker kamışı ve pekmezi, deniz salyangozu kabuğu

FİLİSTİN
Susam, şarap, portakal, arpa, darı

GAMBIA
Palmiye çekirdeği, yer fıstığı

GILBERT VE ELLICE ADALARI
Kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi

GRENADA
Küçük Hint cevizi ve tozu, kakao, pamuk

GÜNEYDOĞU ASYA BOĞAZ ÜLKELERİ
(MALACCA, DINDING, PENANG, SEBERANG PERAI, SİNGAPUR, LABUAN ADASI VE MALEZYA)
Kauçuk, kalay, ananas, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi

HİNDİSTAN
Pamuk, çay, baharat, sebze, buğday, meyve, pirinç, hint keneviri

HONDURAS
Maun ve sedir ağacı, yaş Hindistan cevizi, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi, muz, çam sakızı

KENYA
Kahve, sabır ağacı lifi, darı, deri

KIBRIS
Taş pamuğu, bakır sülfürü, patates, kuru üzüm, şarap, ipek, keçiboynuzu, tütün, portakal

KUZEY BORNEO
Kauçuk, kereste, tütün, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi

KUZEY RODEZYA
Deri, bakır, çinko, fildişi, tütün

LESHOTO
Yün, moher

MALTA
Patates, sigara, soğan, kimyon, deri

MONSERRAT
Misket limonu suyu, pamuk

NİJERYA
Palmiye çekirdeği, palmiye yağı, pamuk, kakao, deri, yer fıstığı, kalay

NYASALAND
Tütün, pamuk, sabır ağacı lifi, çay

SAINT HELENA ASCENSION
Martı gübresi, Alaca çalı

SAINT KITTS NEVIS
Şeker, pamuk

SAINT LUCIA
Şeker, kakao, misket limonu yağı, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi

SAINT VINCENT
Ararot nişastası, pamuk, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi

SARAWAK
Madeni yağ, kauçuk, karabiber, Hint irmiği, ağlı ağacı kerestesi, akasya sakızı

SEYLAN
Grafit, kauçuk, çay, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi, hindistancevizi yağı, kakao

SEYŞELLER
Kara kaplumbağası kabuğu, bitki özleri ve yağları, tarçın, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi, martı gübresi

SIERRA LEONE
Palmiye çekirdeği, palmiye yağı, zencefil, kereste

SOLOMON ADALARI
Deniz salyangozu kabuğu, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi

SOMALİ
Ağaç sakızları, kuru üzüm, deri

SWAZILAND
Kalay, pamuk

TANGANİKA
Kahve, sabır ağacı lifi, pamuk

TRINIDAD TOBAGO
Mineral yağlar, kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi, şeker, kakao, asfalt

TONGA
Kurutulmuş hindistancevizi ve içi

UGANDA
Tütün, pamuk tohumu, kahve, kauçuk

VIRGIN ADALARI
Tütün

ZANZİBAR
Kurutulmuş Hindistan cevizi ve içi, deniz kabukları, karanfil

Değerli Dostlarım,

Mutlaka fazlası vardır bu yakın yüzyıl ticaretinin. Ama eksik bırakmak istemediğim çok önemli bir şey var ki, yazımı da o konu ile ilgili kapatmak istiyorum.

İnsanlığın kendinden utanması gereken ve bir dönemin utanç tablosu olan köle ticareti son konumuz. 1400’lerin sonlarında Portekizlilerle başlayan, İspanyollar ile devam eden, İngilizlerin de önce kıyısından köşesinden başlayıp, sonra tam içine düştükleri, daha sonra ilk yasaklayanlar arasında olmalarına karşın, tarihin bu karanlık sayfalarında yer almaktan kurtulamadıkları bir dönem. Bırakalım çok meraklı oldukları Hindistan cevizi içlerini, deniz kabuklarını, kauçuk ve kahveyi, gelin beyaz insanın Afrikalıları Yeni Dünya Amerika’ya ‘sattığı’ ticareti bir kaç cümle ile anlatalım.

Üç yüz sene süren, Avrupalıların Atlas Okyanusu üzerinden gerçekleştirdikleri bu bahtı kara ticaretin Portekizliler tarafından başlatıldığı bir dönem bu. Aslında İngiltere sahneye biraz geç çıkıyor: Kraliçe I. Elizabeth döneminde, 1562’de Kaptan John Hawkins ilk kez üç sefer hazırlayıp, altı yıllık bir süreçte bin iki yüz Afrikalıyı İspanyollara satıyor.

Kaç sefer yapıldı bilmek zor. Yaklaşık iki yüz elli yıl boyunca, yani Kaptan Hawkings’den köle ticaretinin yasaklandığı 1807’ye dek on-on iki bin seferde yaklaşık dört milyon, evet sadece İngilizler eli ile dört milyon kölenin önce Virgina’ya, sonra da Barbados ve Jamaica üsleri üzerinden Amerika’ya götürüldüğü hesaplanıyor. Toplamda on iki milyon kölenin Afrika’dan sökülüp alındığı düşünülürse, bu işi ‘beş milyon’ ile İngilizlerden daha fazla yapan sadece Portekizliler var.

Peki, tüm bu insan ticaretinin kârı nereye gitti sizce? Yanıtı çok kısa ve açık: Elbette İngiltere’nin sanayi devriminin masraflarına. Demiştim ya yazımın en başında ‘Üçgen Ticaret’ diye. Başka bir zaman anlatacağım size dünyanın bu en tatlı ve en kârlı işini. Düşünsenize İngiltere’nin bir aralar tüm gelirinin yüzde yetmişinin başta bu ‘Şeker Kolonileri’ olmak üzere,  sömürgelerinden geldiğini?

Evet, daha konuşacak çok şey var ama arzu ederseniz, anlamlı bir atasözü ile bitireyim çalışmamı:

‘Çok söz yalansız, çok mal haramsız olmaz.’

Siz anladınız onu. Bir başka çalışmamda, dünyanın bir diğer köşesinde buluşabilmek dileği ile…

4 Yorum

  • Meral Bekar 10 Ocak 2017 - 21:17 Reply

    Bir arada bulamayacağımız ilginç bilgiler. Emeğinize sağlık.

    • ozgeersu 11 Ocak 2017 - 08:52 Reply

      Teşekkür ederim Meral Hanım, okuduğunuz için sağolun.

  • Ali Tamer Ürüm 10 Ocak 2017 - 23:21 Reply

    Kültür varlıklarını, uygarlık yapıtlarını talan ederek sömürgesi durumuna soktuğu Osmanlı imparatorluğu’nda kendi vergisini toplayan, kendi polis karakollarını ve yargı sistemini kurmuş olan emperyalist Britanya imparatorluğu, önce Amerika Birleşik Devletleri’ne, sonra Birinci Dünya Savaşı’nda Çanakkake’de Osmanlı’ya yenilmesine karşın amacına ulaşmış ve İstanbul’u işgal etmiş, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra da sessizce geri dönmüştü. Britanya Osmanlı ülkesini de sömürgeleştirmişti.

    • ozgeersu 11 Ocak 2017 - 08:52 Reply

      Katkı ve yorumlarınıze teşekkür ederim değerli meslektaşım.

    YORUM YAP