TARİH BOYUNCA KUTSAL TOPRAKLARA HAC YOLCULUĞU

4.984 • 20 Nisan 2016 • APPLICATION, GEZİ YAZILARI • 10.395 GÖRÜNTÜLEME

ozge-ersu-gezi-yazilari-tarih-boyunca-kutsal-topraklara-hac-yolculugu

Kara, Deniz ve Demiryolları ile Mekke-î Mükerreme
06 Nisan 2014 Pazar 06:30, Mekke – Medine Karayolu Suudi Arabistan

Değerli Dostlarım,

Gerçekleştirdiğimiz Umre seyahatlerinde her zaman bize kendi alanlarında son derece yüksek eğitime sahip, basılı kitapları, araştırmaları olan, derin birikimleri ile buradaki cehaletimizde ufuklar açan her biri ayrı ayrı son derece değerli din insanları (kadınlar için kadın hocalarımız, erkekler için erkek hocalarımız) eşlik eder. Bizler de bu emeklere kendi mütevazı deneyim ve birikimlerimizi ekleyerek tüm katılımcılarımıza olabildiğince eksiksiz bilgiler vermeye çalışırız. Ne yazık ki ibadetlerimizden arta kalan kısıtlı zamanda o kadar konu arasında anlatmak istediklerimizin tümünü sunabileceğimiz olanağı da pek bulamayız.

Benim az değindiğim ya da bir kaç cümle ile geçiştirmek zorunda kaldığım konuların başında Hac Seyahatinin ‘Yolculuk’ bölümü gelir. Profesyonel mesleğimizin maddi ve manevi anlamının ‘Rehber’ ve ‘Yol gösteren’ olmasının yanısıra işimizin bir bölümünün de ‘Yollar ve Yolculuk’ olması nedeni ile ben de bu araştırma yazımda, daha doğrusu sohbetimde zaman azlığı yüzünden konuklarımıza yeterince takdim edemediğime inandığım, merak edilen konulardan biri olan, geçtiğimiz yüzyıllardaki ‘Kara Hac Yolculuğu’ndan söz edeceğim.

İsterseniz önce Umre seyahat programlarına bir göz atalım. Yaptığımız Umre programlarında genelde üçer dörder günlük konaklamalı Mekke ve Medine olur. Kimi programlar daha kısa ya da uzun olabilir. Her nedense ben önce Medine‘ye gidip, Peygamber Efendimizden (S.A.V.) el almayı, İslamiyet’in kök saldığı savaşların bir bölümü olan Uhud ve Hendek‘i yerinde görmeyi, Hicret‘in cennetini doyasıya hissetmeyi ve oradan Mekke‘ye geçmeyi daha çok seviyorum. Elbette böyle bir manevi görevde ‘seçenek’ söz konusu olmaz ama kararlarınıza yardımcı olabilmesi adına bu düşüncemi paylaşmak istedim.  Hatta kimi zaman Medine konaklamamızı bir gün daha uzatıp, günübirlik uzun ve yorucu Bedir Savaşı bölgesi ve Hayber Kalesi ziyaretlerini de programa ekliyoruz. Yalnız tüm gün süren bu ek programda yolun uzun olması, ziyaretlerdeki bazı bürokratik konular ve o bölgelerdeki ibadetin kısa tutulması noktaları bizleri zaman zaman bu programlardan yoksun bırakıyor. İşte bu aradaki kara yolculuklarında biraz olsun eksik bıraktığımızı düşündüğümüz hikayeleri tamamlama ya da bilebildiğimiz kadarı ile soruları yanıtlama olanağı bulabiliyoruz.

Bu kara yolculuklarımızdan bir tanesi de Medine-î Münevvere‘den Mekke-î Mükerreme‘ye kara yolu ile geçtiğimiz dört yüz elli kilometrelik çöl yolculuğu. Genelde çöl manzaralarının yanısıra küçük kasaba ve köyleri, derin vadileri, belirli üretim bölgelerine sıkışmış yeşillikleri, kayalık dağları, çok değişik renk tonlarından oluşan kum tepeciklerini görerek altı saatte aldığımız bu mistik coğrafya içerisindeki kara yolculuğu bize biraz olsun geçmiş yüzyıl seyahatlerini hissettirebiliyor. Elbette buz gibi soğuk sularımızı istediğimiz kadar kana kana istediğimizde içebildiğimiz klimalı otobüslerimizle yaklaşık altı saatte aldığımız bir rahatlık ile çöl koşullarında deve sırtında az su ile yakıcı güneş altında on gün ile iki hafta arasında değişen bir seyahati ne kadar karşılaştırabilirsek…

Ulaşım dedik. Günümüzde iş için dünyevî nedenlerle olsun, veya Umre ya da Hac gibi kutsal uhrevî vazifeleri gerçekleştirmek için Suudi Arabistan‘a geliş ve gidişler özellikle havayolu ile son derece rahat ve kolay. Türk Hava Yolları‘nın alıştığımız yüksek servis kalitesi ile hemen her gün, yoğun dönemlerde ise neredeyse günde üç kez özellikle Cidde, Medine, Riyad başta olmak üzere Dahran, El-Kasım, Taif ve Yanbu gibi noktalara uçuşları bulunuyor. Yaklaşık üç dört saatlik bu konforlu uçuşlarla, özellikle Umre ve Hac ziyaretlerimizde, konuklarımızın Kutsal Topraklara son derece huzurlu bir biçimde gidiş dönüşlerine eşlik edebiliyoruz.

Oysa Denizyolu ulaşımı bin sekiz yüzlü yılların ortalarından başlamak üzere buharlı gemilerle kolaylaşıp Süveyş Kanalı açılmadan ve geçtiğimiz yüzyılın başında yapılan Hicaz Demiryolu ile tren ulaşımı devreye girmeden önce Umre seyahati yapanlar ve Hacı adayları, kara yolu ile çok büyük zorluklar çekerek bu coğrafyalara ulaşabilmekte idi. Bırakın Rumeli‘yi, İstanbul için düşünsek bile kafilelerin Üsküdar’da toplanıp bugünkü Bağdat Caddesi yolu üzerinden (Bağdat Caddesi ismini buradan alır) Kutsal Topraklara o dönemin en dayanıklı hayvanları olan kızıl develerle zorlu bir yolculuk ile ulaşması, Hac ziyaretinin ifâsı ve yine uzun dönüş yolculuğu,toplamda sekiz – dokuz ay süren bir zaman dilimine yayılırdı.

İşte ben de Hac kafilelerinin izlediği coğrafyayı size kısaca saymak istiyorum. Açıkçası aslında tek bir yol değil, Süveyş Kanalı açılana ve daha modern motorlu ulaşım araçları ortaya çıkana dek Osmanlı İmparatorluğu içinde hac için kullanılan tam yedi değişik rota vardı. Bu rotalar günümüzde Kuveyt ve Katar toprakları arasında kalan Lahsa Eyaleti, Amman, Basra, Bağdat, Aden, Mısır ve Şam‘dan Mekke‘ye dek uzanan farklı yollardı. Elbette bu kadar geniş topraklara yayılan yollarda Osmanlı İmparatorluğu’nun güvenli ve rahat yolculuk olanakları sağlaması olanaksız olduğundan, özellikle iki tanesi öne çıkardı: Kahire ve Şam. Kahire ve Şam yolları Osmanlı İmparatorluğu kontrolünde olan yollardı. Bu iki yol üzerinde alışveriş, gıda tazeleme ve benzeri konularda yardım sağlamak adına şehir, kasaba ve köyler belirlenir, bölgede görev yapan yerel yöneticilere haber verilirdi. Bu yerel yöneticiler Sancakbeyleri, Beylerbeyleri, Yeniçeri Serdarları ve Kadılar gibi son derece etkili kişilerden oluşurdu. Ayrıca koruma, konaklama, kollama ve sağlık konularında her türlü yardım sağlanırdı.

Rumeli‘den, İstanbul‘dan ve Anadolu‘dan Hac için yola çıkacak olanlar Mekke‘den yön aldığımızda ‘Sağ Kol’ denilen yolu izlerlerdi. Başka yerden gelenler de, ana kafileyi oluşturmak üzere Şam‘da toplanırlardı. İşte bu ‘Sağ Kol’ aslında Anadolu’da ‘Hac Yolu’ olarak anılmaktadır. ‘Sol Kol’ ise Afrika‘dan gelen ya daha kısa bir yolculuk yapabilmek uğruna Ege Adaları veya diğer yerlerden deniz yolu ile önce İskenderiye‘de karaya çıkıp sonrasında Kahire’ye geçenlerin rotasına verilen isimdi. Sağ Kol üzerindeki Şam gibi Sol Kol‘daki Kahire de diğer kafilelerle buluşma sonrası Mekke‘ye varmak isteyenlerin buluştuğu yer idi. Yalnız hemen eklemek istiyorum: Deniz yolculuğu çok daha kısa olmasına karşın Rodos ve daha sonra Malta Şövalyelerinin Hac kafilelerinin gemilerine yaptıkları saldırılar nedeni ile daha güvensizdi.

Ben sizlere arzu ederseniz yüzyıllar boyunca lojistik ve manevi önemi devam etmiş, Rumeli‘den İstanbul‘a varan inananları Üsküdar Meydanı‘nda karşılayıp Mekke‘ye ulaştıran yolu kısaca tanıtayım. Üsküdar ve Bağdat Caddesi üzerinden başlayan bu yolculukta önce Selamiçeşme‘deki su kuyusunun önünde kısa bir mola verilir, böylece kafileyi uğurlamak üzere gelenlerin burada son bir kez sevdikleri ile helâlleşebilmesi, daha doğrusu ‘Veda Selâmı’ verebilmesi sağlanırdı. İşte bu nedenle günümüzdeki ‘Selamiçeşme’ olarak bildiğimiz yerin adı ‘Selami’ isimli herhangi bir kişiden değil, ‘Selâm Çeşmesi’ olmasından gelir. Daha sonra da Gebze, Eskişehir, Konya, Adana ve Halep üzerinden Şam‘a varılırdı.

Kara yollarından söz etmişken, Medine ve Mekke‘nin kendi içindeki Haram (Harem) bölgeleri bir kenara, sadece o dönemdeki Hacıların değil, günümüzde bile özellikle kara yolu ile Umreye gidenlerin, Peygamber Efendimizin (S.A.V) kendisinin çizdiği (belirlediği), uçlarında değişik yerleşim merkezleri olan bir beşgenin kara sınırlarına uymaları gerektiğini anımsatalım.

Yakın tarihimize baktığımızda, yıllar içerisinde ulaşım olanaklarının gelişmesi, örneğin Süveyş Kanalı‘nın 1869 yılında açılması ile artık Rumeli ve Anadolu kafilelerinin buharlı gemilerle deniz yolu ile Cidde‘ye gelmeye, birkaç günlük dinlenme sonrası yine deve yada eşeklerle Mekke‘ye ulaşmaya başladıklarını görüyoruz.

Ulaşım olanaklarının gelişmesinden söz ederken, aslında bu noktada Sultan İkinci Abdülhamid‘in de sadece askeri lojistik açısından değil, Hac yolunu da kolaylaştırmak adına yaptırdığı ‘Hicaz Demiryolu’nu da unutmamalıyız.

Günümüzde Suriye, Ürdün ve Suudi Arabistan sınırları içinde kalan Hicaz Demiryolu Şam‘dan başlamakta ve Mekke‘ye kadar planlanmış olsa da Medine‘de sonra ermekte idi. Üç bine yakın destek geçişi, dokuz tünel, yedi demir köprü ve doksan altı istasyondan oluşan 1.320 kilometre uzunluğundaki bu demiryolu Alman teknik ve idari desteği ile gerçekleştirilmişti. Yardımsever Almanların bu destekteki amaçlarının Osmanlının Arap Bölgesi ekonomisini kalkındırması düşüncesinden daha çok, o zamanlar İngilizlerin kontrolünde olan Süveyş Kanalı ve çevresinin gücünün karşısına çıkmak olduğunu belirtmek isterim. İşte bu yardımı da Berlin‘den başlayan, Anadolu üzerinden geçip Arap Denizlerine ulaşacak bir demiryolu ulaşım ağından destek alan makro politikanın ilk adımları olarak sayabiliriz.

1900 – 1908 yılları arasında büyük zorluklarla tamamlanan bu demiryolu ile Şam‘a gelen kafilelerin biraz daha rahat ve güvenli olarak Medine’ye ulaşması sağlanabiliyordu. Güvenlik derken, demiryolu ulaşımı öncesinde Hac kafile ve kervanlarına, hatta yapımı sırasında da ekibe karşı Arap çetelerin sıklıkla saldırı düzenlediklerini hatırlatayım. Aslında geçtiği yerlerde yalnızca bir kaç kilometre eninde güvenli bir şerit oluşturulabilmiş bu demiryolunu sadece tarihten değil, Arapları Osmanlılara karşı ayaklandıran Arabistanlı Lawrence için çevrilmiş popüler filmlerden de anımsayabilirsiniz. 1888 – 1935 yılları arasında yaşamış olan İngiliz subay Thomas Edward Lawrence Sina Yarımadası ve özellikle Filistin bölgesindeki direnişleri örgütlemiş, 1916 – 1918 yılları arasında da biraz önce değindim ayaklanmaları başarı ile yönetmişti.

Merak edenler için söyleyeyim: Günümüzde bu demiryolu ayrı ülkeler içinde kaldığından bölüm bölüm hizmet vermektedir. 1960’larda tüm hattın yeniden kullanıma açılması gündeme getirilmiştir ama bu düşünce 1967 yılındaki İsrail ile Arap İttifakı arasındaki ‘Altı Gün Savaşı’ sonrası rafa kaldırılmıştır.

Peki ‘Kara Hac Yolu ne oldu?’ diyeceksiniz. Yaptığım araştırmalarda iyice önemi azalan bu rotayı 1880 yıllarından sonra artık yalnızca birkaç bin Hacı adayının kullandığı bilgisine ulaşabildim. Elbette daha sonraki senelerde de bu sayı hızla düştü ve kara rotaları her yönden önemini yitirdi.

Değerli Dostlarım,

Allah’ın verdiği aklımızı doğru kullanarak geliştirdiğimiz yenilikler ile bugün Hac ve Umre seyahatlerinin ulaşım kısmı son derece rahat, kısa ve güvenli bir duruma geldi. Ben de bu kçük çalışma yazım ile eski günlerdeki rotaları, zorlukları, geçmiş yüzyıllarda Hacıların ve Umre yapanların yollarda çektikleri sıkıntıları, bu yola emek verenleri ve diğer ayrıntıları sizlere aktarmaya çalıştım. Umarım yeterince bilgilendirebilmişimdir. Allahın Selâmı üzerimize Olsun.

 

 

YORUM YOK

YORUM YAP