TARİHİN YANILGILARI VE VİKİNG MİĞFERLERİ

894 • 12 Mayıs 2017 • GEZİ YAZILARI • 2.303 GÖRÜNTÜLEME

12 Mayıs 2017 Cuma
Ayasofya · İstanbul

Değerli Dostlarım,

Tarih yanılgılarla doludur. Bu yanlışlıkların ve yanlış anlamaların çoğunun nedeni araştırmamak, sorgulamamak ise kulaktan dolma bilgilerle, kopyala yapıştır mantığı ile akademik alanda ilerlemeye çalışmaktır. Diğer yönden, teknolojinin gelişmesi ile eski buluntular üzerinde yeni çalışmalar yapılmakta, varsa yanlışlar düzeltilmekte, bilgiler yeniden yorumlanmakta ve bunların sonucunda ortaya çıkanlar ise bilimsel ortamlarda paylaşılmaktadır.

Ben tarihi genelde binlerce parçası olan bir yap-boz oyununa benzetirim. Aslında biz önce bu büyük tablonun bir yerinde bir bilgi kümesi oluşturur ve çevresine uygun bulduğumuz bilgi kırıntılarını yerleştirmeye başlarız. Parçalar birbirini tamamladıkça sevinir, yığınımızı geliştirmeye odaklanırız. Mutluyuzdur, çünkü kendi içinde anlam bütünlüğü olan bir birikimi ortaya çıkartmışızdır.

Oysa birdenbire dünyanın başka bir yerinden gelen ve doğruluğu reddedilemeyen bir başka bilgi, bir anda kurduğumuz yapıyı bozar, birbirine eklemiş olduğumuz tüm parçaları darmadağınık eder. Sil baştan, gözlerimizde soru işaretleri, sözünü ettiğim yap-bozun parçalarını yeniden alırız elimize.

Aslında çok uzağa gitmeye ve bu örneği daha da karmaşık bir biçime sokmaya gerek yok. Yakın tarihte yapılan İstanbul Marmaray kazılarında ortaya çıkartılan antik limandan öğrendiklerimiz, daha da önemlisi Göbeklitepe’de ortaya çıkan bulguların Çanak Çömleksiz Neolitik Çağ, daha geniş anlamında Yeni Taş Çağı, yani Cilalı Taş Devri üzerine tüm bildiklerimizi, tüm tarihlemelerimizi alaşağı etmesine ne demeliyiz?

Buluntuların rastlantısal sihrine ise hiç girmeyelim. Sene 1940. Bu iki kelimelik cümle çok kısa oldu, o zaman daha uzun bir cümle için derin bir soluk alın şimdi: Güneybatı Fransa’da bir tavşanın peşinden koşturup giden köpeği Robot’yu arkadaşları ile ararken, günümüzde Eski Taş Devri’nin, Üst (Geç) Paleolitik Çağ’ın adeta mabedi kabul edilen, şimdiye dek bildiklerimizi adeta unutturan, yeniden yazdıran altı yüzün üzerinde el değmemiş mağara resminin yer aldığı 17.000 yıllık Lascaux Mağarasını bulan on sekiz yaşındaki Marcel Ravidat olmasa idi, belki biz hâlâ o döneme ilişkin yarısı eksik, yarısı yanlış bilgilerle yaşıyor olmaya devam edecektik.

Teşbihte hata olmaz. Üstelik şimdi vereceğim örneğin matematiğine çok takılmayın ama, hayalinizde canladırın: İki ayağı üzerinde duran ilk insanımsı Homo Erectus’tan, yani Hominid’den günümüze kadar olan zamanı yirmi dört saat olarak düşünürsek, yazılı ve daha kesin bilgilere dayanan yakın tarihimiz, bu saat kadranında sadece son on beş dakikaya karşılık geliyor neredeyse. Tarih şeridimizde günün ve gecenin geri kalanı, yani yirmi üç saat kırk beş dakika ise karanlıkta, ya da daha doğrusu el yordamı ile ilerlemeye çalıştığımız bir kesit, sonuçta…

Tarihsel yanılgılarımız üzerine son bir örnek verip, sonrasında konumuza davet etmek istiyorum sizleri. Doğruluğu tartışılsa da, Napoleon Bonaparte’ın generallerinden birinin, kaybettiği (küçük bir) savaşın sonrasında emir erine ‘Komutanım, çatışmayı kazandık, ordularımız muzaffer, geri dönüyoruz’ diye mektup yazdırıp, bunu kendisine iletmesini istediği söylenir. Emir eri kendini tutamaz, ‘Komutanım, birliğimiz darmadağın, nasıl bir zafer ki bu?’ diye sorduğunda, yanıt çok ilginçtir:

‘Oğlum, bu tarih için, kayıtlar için…’

Düşünsenize, elimize o savaşa ilişkin tek kanıt olarak sadece o mektup geçse idi, araştırmadan yoksun tarihçiler olarak belki de o savaşı o generale ve o orduya kazandırtacaktık. Elbette bu örnekte değindiğim dönem çok uzak değil: Bir çok farklı bilgi kaynağı ve çapraz referans bizlere doğruyu gösterecekti ama, olası yanılgılar için anlatmayı sevdiğim bir anekdotlardan biri bu.

Şimdi konumuza gelelim ve sözümü fazla uzatmadan, tarihin yüzlerce yanıltıcı örneklerinden birine davet edeyim sizi.

‘Dünya Turu’ konu başlığı altında değişik kuruluş ya da öğretim kurumlarında verdiğim konferansların bir bölümünde, sahnede katılımcıların önüne yaklaşık iki bin yıllık bir başlık koyuyor ve ne olduğunu soruyorum. Elbette katılımcıların çoğu elimdeki bronz tolganın bir miğfer olduğunu hemen anlıyor. Herkes tarihçi olmak, tarihi bilmek zorunda değil, o nedenle aslında Antik Yunan’da Sparta dönemine ait olan bu miğferin tam olarak hangi kültüre ait olduğunun ayrıntısına çok girmiyorum ama arada bir bilenler, yanıta yaklaşanlar da oluyor.

Buraya kadar her şey tamam. Daha sonra, iki yanından iki boynuz çıkan ve yaklaşık bin, bin iki yüz yıl öncesinden bir miğfer çıkartıyorum ortaya. Hemen ekleyeyim, elbette elimde olan bu miğferler o kadar eski değil, kostüm mağazalarından bir kaç yüz liraya aldığım ürünler.

Ben daha ‘Peki, bu nedir?’ diye sormadan konferans salonu ‘Viking Miğferi!’ diye inliyor. Evet, tüm katılımcılar doğru yanıtı vermiş olmanın rahatlığı ile arkalarına yaslanıyorlar.

Zaten çoğumuzun aklına da böyle bir miğferi görünce açık denizlere küçük ama son derece akıllıca yapılmış tekneleri ile korkmadan çıkan, hatta Amerika kıtasına ilk kez ayak basan, Kuzey coğrafyalarının iri ve korkusuz Vikingleri ya da Avrupa’daki nehirlerden yararlanıp Karadeniz’e inen, yetmezmiş gibi o zamanların Constantinopolis’ini bile kuşatan Uppland Rosslagen’li savaşçılar gelmiyor mu? Aramızda daha normal bir çocukluk geçirmiş olanlar, Vikingler çizgi film serisindeki akıllı velet Vicky’i, başında böyle bir miğfer ile de hatırlamazlar mı zaten?

Değerli Dostlarım,

Şimdi sıkı durun, ayakta iseniz oturun. Aslında Vikingler, tarihte hiç bir zaman savaşlarda böyle bir miğfer kullanmamışlardır. Bin iki yüzyıl öncesinden günümüze dek bu coğrafyalarda ortaya çıkartılan buluntularda böyle bir örnek neredeyse yok gibidir. Ele geçen örneklerde karşımıza sadece burnu ve kulakları kapayan, kaplayan düz bir demir, hatta sert ve dayanıklı yalın deri bir başlık tasarımı çıkmaktadır.

Bu arada hemen eklemek isterim, ‘Vikingler’ deyip geçmek de olmaz aslında ama bu kelimenin etnik ve antropolojik kökenleri bir başka uzun yazının konusu. Burada bilmemiz gereken, Vikinglerin son derece düzenli ve ayrıntılı bir ‘ölüm sonrası’ kültürü ve cenaze tören anlayışı olduğundan, mezarların içinden çok iyi korunmuş gündelik eşyalar ve savaş aletleri çıkartılabilmiş olmasıdır. Bu nedenle konu üzerine çok daha rahat ve kesin konuşabilmekteyiz günümüzde.

Bir kere aynı coğrafyadan örnek vermek gerekirse, doğada eşine az rastlanan, hem erkek hem de dişilerin boynuz büyütüp döktüğü Rangifer tarandus Ren geyiklerini ele alalım. Evet, boynuz kavgalarda ve savunmada işe yarar, görüntüsü güzeldir ama bu güzel hayvanları bir de tehlike karşısında sık çalıların arasından sağa sola takılmamaya çalışarak kaçarken canlandırın gözünüzde… Diğer yönden her sene yeniden çıkan, büyüyen ve düşen boynuzların metabolizmaya bindirdiği yükü düşünün. Kolay iş değil ‘boynuzlu olmak’.

Yazımın bu noktasında, geyiklerin boynuzlu miğfer ile bağlantısı nedir diye soruyorsunuzdur büyük olasılıkla. Hemen yanıtlayayım, benzerlikler çok aslında. Evet, boynuzlu bir miğfer, o zamanın Avrupa’sında yayılan korku dolu efsaneler eşliğinde düşman üzerinde görsel bir moral çöküntüsü yaratabilirdi öncelikle.

Diğer taraftan, biraz fantezi film senaryoları ile, pratikte zor olsa da, bir Viking savaşçısının boynuzlu miğferi ile savaşta boğa gibi kafayı öne eğerek düşmanının bir gözünü çıkarttığını da düşünebilirdik ama, gülümseyerek bu olasılıkları da geçelim.

Miğfer dediğiniz hem hafif, hem de darbelere dayanıklı olmalıdır. Görüş açısını engellemeden, boyun dahil baş bölgesindeki yaşamsal bölümlere gelebilecek darbeleri de engelleyecek biçimde tasarlanmış olmalıdır. Üstelik düşmana koz verecek, karşı tarafın elle tutarak baş ya da vücudun hareket yeteneğini engelleyecek çengel, kol ve evet, boynuz gibi çıkıntıları olmamalıdır.

Gelin bizler de biraz önceki fanteziye devam edelim: Ya o boynuzlardan biri, düşmanın gözüne girmek yerine, karşı tarafın kalkanına saplanıp kalırsa? Onu bırakın, düşman güçlü elleri ile boynuzlardan birini kavrayıp, sıkıca tutup, kılıcı zavallı Viking’in boynundan şöyle bir sıyırttı diyelim, ne oldu? Kafa gitti, değil mi?

Peki, o zaman bu yanlış anlama, bu yanılgı nereden ileri geliyor?

Aslında tarihte çok gerilere gitmemize gerek yok. Yaklaşık iki yüz sene önce ilk boynuzlu miğferlerin bazı İskandinav kökenli sanatçıların resim ve illüstrasyonlarında karşımıza çıktığını görüyoruz. Bunun başını da İsveçli ressam, tasarımcı ve illüstratör Gustav Johan August Malmström çekiyor.

Başta ‘Grindslanten’ adını verdiği eser olmak üzere on dokuzuncü yüzyıl yaşamının yanısıra, Kuzey Mitolojisi ve halk hikayelerini de resimleyen Malmström’üm bazı çizimlerinde ilk olarak boynuzlu miğferlerle karşılaşıyoruz.

Bir de bunun yanısıra aynı yıllarda, 1870’lerde, Alman besteci Richard Wagner de konusunu Nordik sagalara, efsanelere dayandırdığı, üzerinde neredeyse yirmi altı yıl çalışıp, librettosunu bile kendi yazdığı dört bölümlük ‘Der Ring des Nibelungen’ operasını yayınlıyor. Eh, operanın kostümlerini hazırlayan Carl Emil Doepler de durur mu, artık nasıl bir esinlenme ise, operadaki roller için bol keseden boynuzlu miğferler hazırlıyor. İşte bunların hepsi de bir araya gelince, araştırmacı tarihçilik de bir kenara itilip Viking miğferleri ‘boynuz vermeye’ başlıyor.

Son olarak bir kaç noktaya daha değinmek istiyorum: Peki yukarıdaki sanatçılar, müzisyenler ya da kostüm uzmanları nerelerden esinlenmişlerdi? Hiç ateş yoksa, duman nereden çıkıyordu?

Ben açıkçası bu etkilenmeyi, eski Yunan ve Roma tarihçilerine dayandırıyorum.  Bu yazarların çoğu Kuzeyden gelen istilacıları bu tür miğferler ile tanımlıyordu eserlerinde.  Sadece boynuz mu? Kanat, dallar ve başka süslemeler de vardı bu betimlemelerde. Ama durun, tarihsel bir yanlışlığı önleyeyim hemen! Vikinglerin ortaya çıktığı Milattan Sonra yedi yüzlerin neredeyse yüz sene öncesinde Kuzey Avrupalı istilacılar, bu modayı terk etmişlerdi aslında.

Peki, gerçekten hiç, bir kaç tane bile boynuzlu, kanatlı, dallı ya da süslerle dolu aksesuarlı Viking miğferleri yok muydu, yok mudur? Olmaz mı? Sayıları az da olsa, bu tür buluntular müzelerde sergileniyor ama, bunların tamamı törensel ya da görsel amaçlar için.

İşte tüm anlattıklarımızı toparladığımızda, siz siz olun, tarihin kolay tuzaklarına da düşmeyin. Ayrıca bir savaşa gittiğinizde miğferiniz hem ergonomik, hem aerodinamik ve hidrodinamik, hem de boynuzsuz ‘horn-free’ olsun.

Bu yazımı, bin yıl öncesinin şiir ve atasözü kitabı Hávamál’den aldığım bir satır ile bitirmek istiyorum:

‘Hayvanlar ölür, arkadaşlarımız ölür, ben de ölüp gideceğim. Ölmeyecek ve geride kalacak olan tek şey yaptıklarımızdır…’

YORUM YOK

YORUM YAP