UZAK BİR AFRİKA KÖYÜNDE

459 • 13 Aralık 2016 • GEZİ YAZILARI • 1.553 GÖRÜNTÜLEME

final-02-wide

ŞEF BENEKLİ SIRTLAN MPISI MELUSI NDLOVU İLE

Ko Mpisi Köyü, Victoria Falls Zimbabwe
07 Aralık 2016

Değerli Dostlarım,

Afrika için sıklıkla söylediğim bir söz, yaptığım bir uyarı vardır. Afrika’ya bir kez ayağınızı basarsanız, sizi yine çağırır, tekrar çağırır. Defalarca gidersiniz, yolunuz sandığınızdan sık kesişir. Benim kaderim de farklı değil. On yıllar önce yaptığım ilk Afrika gezisi sonrası düşündüğümden fazla geldim kara kıtaya. Kimi zaman safari oldu dönüşlerim, kimi zaman ülkemizin resmi heyet gezileri. Bu günlerde ise kendi özel gezilerim için sıklıkla gelip gidiyorum.

Geçtiğimiz ay büyük bir kuruluşu Güney Afrika’da ağırladıktan sonra Türkiye’ye dönmeden, yapmayı düşündüğüm bir program için eski yerleri yeniden hatırlamak, kıyıda köşede kalmış yeni güzellikleri keşfetmek, uzun süredir binmek istediğim lüks bir trende gün batımında bir akşam yemeği almak ve vahşi yaşamın peşinden saatlerce koşmak adına, yolumu yine derin Afrika’ya çevirmeye karar verdim. Ama öylesine bir noktaya gitmeliydim ki en az üç dört ülkeye kısa yolculuklarla geçebilmeli idim. Neyse ki karar vermem uzun sürmedi.

Zimbabwe’nin yeni yapılmış, küçük ama son derece konforlu Vic Falls Havaalanı’na inişimle beni, bir kaç gün yoldaşım olacak Ndaba karşıladı. Bilir misiniz, Zimbabwe’de her ismin bir anlamı vardır, aynı bizim dilimizde olduğu gibi. Ndaba da ‘İyi Haber’ anlamına geliyor kendi dillerinde.

Yaklaşık on beş milyon nüfusun anlamı bir yana, kendi hikâyesini içinde barındıran ülkenin adı bile ilginç. Bakın size bunu değişik bir yöntemle anlatayım. Gezilerimde Victoria Falls Havaalanına inip, konaklayacağımız ve çok sevdiğim aynı adlı tarihi otele giderken şöförden yolumuzu The Kingdom Hotel önünden geçirmesini rica ederim. Çünkü bu otel ve dış duvarları, bu coğrafyalarda yüz yıllardır alışılagelmiş bir yöntemi andırırcasına, çimento, harç ya da benzeri hiç bir bağlayıcı kullanılmadan birbiri üzerine konularak yığma taş tekniği örnek alınarak yapılmıştır. İşte ben de tam burada, bu güzel ülkenin adının anlamını açıklamaya başlarım.

Shona dil ailesinin Karanga ağzı ile konuşup ülkenin adını etimolojik olarak parçalarsak, karşımıza ‘Taşlardan Yapılmış Büyük Evler’ anlamında ‘Dzimba-Dza-Mabwe’ çıkar. Ev ‘imba’ demek, çoğul yapıp ‘evler’ demek için ‘D’ harfini ekleyip ‘Dzimba’yı oluşturuyor ve taş anlamına gelen ‘Bwe’nin başına da çoğul eki ‘Ma’ getirerek ‘Mabwe’ diyor, hepsini birleştirdiğimizde ise günümüzdeki okunuşu ile ‘Zimbabwe’ye ulaşıyoruz. Nasıl ama?

Başka teoriler yok mu? Olmaz olur mu? Yakın tarihte kaybettiğimiz, üzerine konuştuğumuz ülkenin en ünlü arkeolog ve sanat tarihçileri arasında yer alan Peter Garlake ise hemen ‘Dur bakalım Özge Efendi! O kadar kolay değil kesip atmak. Sen Karanga şivesini dikkate aldın, oysa ben Zezuru ağzı diyorum ve günümüze ‘Zimbabwe’ olarak gelmiş olan ‘Dzimba-hwe’nin aslında ‘Kutsal Ev’ anlamında olduğuna inanıyorum’ diyor. Garlake hocamız da haksız sayılmaz,  sözünü ettiği evler de büyük bir olasılıkla kabile şeflerinin yaşadığı evler veya gömülü olduğu mezarlar…

Yoruldunuz mu? Durun, daha yeni başladık. Ya size Zimbabwe öncesi bu güzel ülkenin isminin sık sık değiştirildiğini söylesem? İngiliz sömürgeciliğinin elinde 1898’de ‘Güney Rodezya’, benim doğduğum yıl 1965’te sadece ‘Rodezya’ ve 1979’da ‘Zimbabwe Rodezyası’ adını aldığından söz etsem? ‘Zimbabwe’ adının ancak 1960’larda bağımsızlık isteyen vatanseverlerin dilinde dolaşmaya başladığını fısıldasam kulağınıza?

Yok. O zaman kara Afrika’nın politik tarihine, Avrupa Emperyalizminin kıtayı kâğıt üzerinde cetvelle böldüğü zamanlara, uzun kargaşa dönemlerinden sonra kazanılan, kanla yazılmış bağımsızlık öykülerine dalmamız gerekir ki apayrı çalışmaların ve başka uzun yazıların konusu hepsi…  Oysa ben sadece beni havaalanında karşılayan sevgili arkadaşım Zimbabweli Ndaba’nın adından yola çıkıp sözü buralara kadar dolaştırdım, o nedenle anlatacaklarımı biraz toparlayayım. Ama fena mı oldu? Bakın bir isimden başlayarak, ayrıntılı olmasa da iki paragrafta ‘bir ülkenin tarihçesine bakıp çıktık.’

Evet, havaalanına inmiş kalmıştık. ‘Güzel Haber’ Ndaba bana öncelikle ne yapmak istediğimi sorunca baktım ki daha öğle olmamış, zamanım var, ‘Kır bakalım direksiyonu Botswana yoluna’ diyorum. ‘Hayırdır?’ dercesine gözlerime bakınca, bir süredir gitmediğim, uğramadığım, gitmesem de, kalmasam da, oradaki, uzaktaki bir köye, Botswana yolu üzerindeki ‘Ko Mpisi’ye gitmek istediğimi, yeri ve oradaki dostlarımı yeniden görmek istediğimi söylüyorum. Uzun yıllar oldu o topraklardan geçmeyeli. Hem bakalım köyün şefi Melusi Dede hâlâ yaşıyor mu?

Kararım üzerine Ndaba otele gitmek yerine direksiyonu sağa, Batıya doğru kırıyor ve güneşi şimdilik arkamıza alarak Zambezi Doğal Parkı içinde yol almaya başlıyoruz.

Değerli dostlarım,

Burası öyle harika bir yoldur ki, çok sık olmasa da Afrika’nın adeta sembolü Akasya ağaçları süsler asfaltın her iki yanını. Arasıra geçen ve Botswana’ya yük taşıyan dev kamyonlardan başka bir şey yoktur gözünüze çarpan. Zimbabwe Botswana sınır kapısına kadar ne bir benzinci bulunur, ne de bir uğrak yeri. Bu arada hemen anımsatayım, eğer bol su içip içip sıkışırsanız, sakın ha aklınıza araçtan inip bir ‘açık hava tiyatrosu ihtiyaç molası’ vermek gelmesin! Bu yoldan geliş dönüşlerimde, özellikle sabah çok erken saatlerde, bir aslan sürüsünün asfaltın üzerinden karşıdan karşıya geçtiğini görmüşlüğüm vardır.

Sağımıza, yani Kuzeye Zimbabwe ile Zambia arasında doğal sınır yapan Zambezi nehrini alarak çıktığımız bu yola Kazungula adı verilir ve doğal park alanı içinden akar gider. Aman dikkat! Dalıp sonuna kadar giderseniz, aynı adlı nehrin  üzerindeki bir noktada dört önemli Afrika ülkesinin kesiştiği sınıra varırsınız. Bu ilginç yerde tam olarak Namibya, Botswana, Zambia ve Zimbabwe sınırları bir araya gelir.

Biz şimdilik coğrafyayı bir kenara bırakıp gerçek yaşama, yine köyümüzde dönelim. ‘Kazungula’ demiştim … Ben tüm bu güzellikleri yeniden içime çekerken,  Ndaba ile önce arasıra eski antika uçakları uçurdukları toprak pistli küçük bir yerel havaalanını geride bırakıp, bir süre sonra da Victoria Falls şehrinden yaklaşık on dört – on beş kilometre sonra tabelası olmayan bir sapaktan, toprak yoldan sola dalıyoruz. Sallan yuvarlan modeli on dakika kadar içerilere girdikten sonra köyün yenilenmiş tabelası karşılıyor beni: ‘Ko Mpisi Village.’

Aracı durdurup tabela önünde bir kaç kare fotoğraf çektirmekten alamıyorum kendimi, tarihime not düşmek adına. Sonra aşağıda kalan köye doğru inmeye başlıyoruz. Ama durun! Sanki burası benim anımsadığım köy yolu değil. ‘Yanlış mı gidiyoruz?’ diye soruyorum Ndaba’ya: ‘Çok daha kısa ve dik bir toprak yol kalmış benim aklımda?’

Ndaba yakın tarihte bir kaç kez daha geldiği için anlatıyor kısaca. Geçtiğimiz yıllarda, bizim kış aylarımıza denk gelen yoğun yağışlarda, önceden kullandıkları yolu yağmur suyu da çok sevmiş ve kolayca köye inerek sele boğmuş evleri. O nedenle o bölümü iptal edip ağaç dikmişler ve daha virajlı, şimdi içinden geçtiğimiz daha uzun bir yol yapmışlar.

Kıvrıla kıvrıla, sallana sallana akasya ağaçlarının altından iniyoruz köy meydanına. Gölgede bekleyen bir delikanlı karşılıyor bizi ve toz içindeki yorgun aracımızı.

Araçtan inip gencin elini Afrika’ya özel yöntemle sıkıyorum. Bakın, sizler de bu kıtada gezerken şimdi anlatacağım selâmlama biçimini mutlaka öğrenmelisiniz. Kullanırsanız büyük bir sempati ile karşılanırsınız ve bu jest alçak gönüllülüğünüzü gösterir. Yaşça büyük ya da küçük olun farketmez, karşınızdakine olan saygınızı öne çıkartır.

Hazırsanız başlayalım. Afrika’da sağ el  ‘küt diye’ silah çeker gibi aniden ileri, karşı tarafa doğru uzatılmaz. Önce sol elimizle, sağ kolumuzu dirsekten tutarız.Evet, yanılmadınız! Maçlarda ateşli tribünlerde kullanılan ‘Bir baba hindi’ hazırlık pozisyonudur bu. Ama daha sonra sağ elimizi yumruk yapmak yerine yavaşça açarak sakin sakin ileri uzatır ve kollarımız birbirine bağlı olarak önce bildiğimiz gibi  el sıkışırız. Merak etmeyin, Afrikalılar elinizi sert sıkmaz. O saygılı duruşları ile hafifçe, hatta çoğu zaman parmaklarınızı ucundan tutarak bir kaç kere sallarlar.

Durun, bitmedi. Sonra ellerimizi ayırmadan avuç içlerimizi bilek güreşi yaparmışçasına karşılıklı olarak kenetler, yine hafifçe sıkıp son olarak tekrar Batılı el sıkışma pozisyonuna dönerek ellerimizi ayırırız. Yani kısaca ‘Sol elle sağ kolu tut, eli sık, ayırmadan avuç içinden kavra, tekrar sık ve yavaşça bırak!’ modelidir bu ve Afrikalıları çok mutlu eder. Nasıl? Kolay, değil mi? Bu arada aman diyeyim, gözlerimizi yere ya da başka bir yere çevirmek çok ayıptır, doğrudan karşımızdakinin gözlerinin içine bakmamız gerektiğini söylememe gerek yok sanırım.

‘Bana şefinizi getirin, ya da beni liderinize götürün’ diyorum delikanlıya, bir uzaylı edeası ile. Şaka elbette. ‘Sir Mpisi Melusi Ndlovu buralarda mı?’ diye soruyorum yavaş yavaş sökmeye başladığım ‘isiNdebele’ dilinde. Yeri gelmişken belirteyim. isiNdebele bu coğrafyalarda yani Matabele topraklarında konuşulan Bantu dil ailesinden.

Delikanlı, ‘Tarlada idi, aracınızı görmüştür, şimdi gelir’ diyor.  Evet, gerçekten görmüş, şef tarladan bize doğru dinç ve kararlı adımlarla yürüyor.

Bu adamı her gördüğümde ilk kez görmüşçesine daha çok etkileniyorum, daha çok hayran oluyorum. Seksenli yaşlarına doğru yol alan bu dinç, nazik ve bilge adam hızla bize doğru gelip, biraz önce belirttiğim biçimde ellerimizi sıkıyor, ben bir adım daha ileri giderek dostça kucaklıyorum.  Zaman onun için yılları adeta geriye doğru sarıyor ve gittikçe gençleşiyor. Yüzünden o içten gülümsemesi de eksik değil elbette.

Yakınları ona ‘Sir’lü ismi ya da ‘Mister’lı soyadı ile seslenmiyor, kısaca ‘Mpisi’ diyorlar. ‘Mpisi’ ne demek, biliyor musunuz değerli dostlarım? ‘Benekli Sırtlan’. Evet, ‘Benekli Sırtlan’ diye çağırılmak Şef Melusi’nin hoşuna gidiyor. ‘Adeta doğayı sterilize eden bir hayvandır’ diyor. ‘Bütün leşleri yer, mikropların saçılmasını önler, zehiri kendi vücudunda toplayarak doğayı arındırır. Bu nedenle sırtlan eti yemeyiz biz!’

Burada hemen araya gireyim, nasıl biraz önce anlattığım gibi her Zimbabwe isminin bir anlamı var, aynı biçimde her bir birey de kendi soyunun doğadaki bir hayvandan geldiğine inanıyor. Benim şöför arkadaşım Ndaba bir ‘Zebragil’. Şef, dediği gibi benekli sırtlanlardan. Yan komşusu da örneğin bir ‘Filzade’ olabilir. Yaz siz değerli okuyucularım? Siz de ‘Antilopgillerden’ misiniz acaba?

‘Bu ait olma kuşaktan kuşağa erkek genler ile geçiyor’ diyor Benekli Sırtlan. Örneğin filden gelen bir baba ile aslandan gelen annenin çocuğu, cinsiyeti ne olursa olsun fil olmaya devam ediyor. Kendi soylarına ait bir hayvanı avlamıyor, öldürmüyor, eti yenebiliyorsa da pek yemiyorlar. Dişlerinin hemen döküleceğine ve yıllarca uğursuzluğun peşlerini bırakmayacağına inanıyorlar. Aynı biçimde doğaya olan tüm saygıları ile olabildiğince az hayvan öldürmeye dikkat ediyorlar.

Bu arada ‘Melusi’ ne anlama geliyor diyorsanız hemen söyleyeyim. isiNdebele’cede ‘Çoban’ demek. Yani karşımızda bize gülümseyen Ko Mpisi köyünün ihtiyar delikanlısı, uzun künyesi ile Şef ve çoban Mpisi Melusi Ndlovu, oyu fillerden gelen benekli bir sırtlan. Evet, ilk başta kartvizit üzerinde size garip gelebilir ama ne kadar doğal, ne kadar içten, değil mi?

Sizin de yolunuz Zimbabwe’ye, Victoria Falls yakınlarına düşerse bu köye uğramadan gitmeyin. Köyün okuluna da mutlaka büyük bir karton dolusu okul malzemesi hazırlığı yapın güzelce lütfen benim için. Ve şefi de bulup kendisine de selâm ve hürmetlerimi iletin.

Bu arada ben ikide bir ben bu köyün ve tanıtımından sorumlu bakan yardımcısı edası ile ‘Şef Mpisi, Şef Benekli Sırtlan’ diye tekrarlayıp duruyorum. Ama siz sakın ‘Yahu Afrika’nın ortasındaki herhangi bir köyün şefi işte, Özge sen de amma da abarttın!’ deyip geçmeyin. Gelin kısaca size bu bilge Afrikalıyı aklımda kaldığınca anlatmaya çalışayım. Belki hem böylece Çin kadar, Hindistan kadar toplam nüfusu olan bu kıtanın bir milyar iki yüz milyon bireyine daha değişik, daha saygılı olarak yaklaşırız.

Afrika sevdalası doğa aşığı Mpisi Melusi Ndlovu sadece bir şef değil. Ülkesinin, insanın ve kıtanın iyiliği için uğraş veren bir gönüllü. Müthiş bir İngilizcesi var: Akıcı cümleleri, enfes tonlaması ve son derece zengin bir kelime hazinesi ile inanın ‘Benim’ diyen İngilizce öğretmenlerini kolayca yarı yolda bırakabilir.

Yağışların en fazla olduğu aylarda dünyanın en büyük şelalesi Victoria Falls’un havaya üfürdüğü suların uzaktan görülebildiği Ko Mpisi’de doğmuş. Kendisi söylemese de köyde yaşayanlar, çevre kasabalar, Victoria Falls şehri, hatta Zimbabwe Hükümeti ve dahi belki de çoğu Afrika ülkesi onun üstün güçleri ve bilgeliği olan bir ‘iyileştirici’ olduğunu çok iyi biliyor. Bizim anladığımız tanımı ile tam bir ‘Lokman Hekim’. Ama kendi dillerinde bu kelimenin karşılığı ‘İnyanga.’

Diğer ilaçlarının yanısıra, özellikle bu coğrafyada çok sık karşılaşılan, dünyanın en zehirli yılanları arasında yer alan Kara Mamba zehirine karşı geliştirdiği, otlardan ve çiçek özlerinden yaptığı ilaç herkesin dilinde. Şöförüm Ndaba yemin ederek, Kara Mamba yılanının soktuğu birini Victoria Falls Hastanesi’ne götürdüklerini, uzmanların ‘Modern tıbbın artık yapacağı hiç bir şey yok’ dediğini, operatör doktorların ise sadece damarları açarak, zehir nedeni ile oluşan doku hasarını azaltmaya çalıştığını anlatıyor.

Son çare olarak doktorlar kangrene ve çürümeye doğru hızla giden bacağı kasık altından kesmek üzere ümitsizce operasyona almak isterken, ani bir karar değişikliği sonucu hastanın kendi isteği ile buzlarla bacağı olabildiğince korumaya çalışarak hızla Şef Mpisi’ye gelmişler.

Allahtan hastanın şansına şefin elinde ilaç varmış. Çünkü iyileştirici özütü sadece baharda açan bir çiçekten elde ediyor. İlaç da uzun süre dayanmıyor. Neyse, sonrasında herkesin ümidini kestiği bu kurban kurtulmuş. Bu olaylar şehir efsanesi değil, tanıdıklarım anlatıyor, hakkında yazılmış makaleler var, ben de sizlere iletiyorum.

Bu arada ismini ağzının içinin simsiyah oluşundan alan Kara Mamba deyip geçmeyin. Bu yılanı ‘Afrika’da İnsan Ölümleri’ yazımda anlatmıştım. Bu coğrafyalarda çok sık karşılaşılıyor. Sinirli ve saldırgan bu Afrika yılanı saldırdığı anda hedefi şaşırmadan avını on iki kere ısırabiliyor. Kaçmak isterseniz buyurun, dünyanın en hızlı kara yılanı ile karşı karşıyasınız: Saatte yirmi kilometreye çıkıyor hızı! Isırığın yerine ve saldığı zehire göre, on beş dakika ile üç saat arasında ölüm kaçınılmaz oluyor.

İşte  Şef Mpisi’nin ilacı tam bir panzehir. Burada yaşayanlar, Kara Mamba ısırdığı anda hiç hastane ile zaman kaybetmeden, kurbanı ısırık üzerine buz kompresi yaparak köye getiriyor. Hasta ise bir süre sonra iyileşerek, olabildiğince az hasarla canlı olarak yaşama geri dönüyor.

Şef sadece yılan ısırıkları uzmanı değil. Uçuklar, Aids ve özellikle kanser için de mucize ilaçları var. Hatta benim şeker hastası olduğumu duyunca, ‘Nisan ayında bir daha gel, sana özel bir ilaç hazırlayacağım, hiç bir şeyin kalmayacak!’ diyerek beni can evimden vuruyor. Can evim neresi mi? Benim can evim, bu tür şifalara ‘pek’ inanmamak, pozitif bilimlerin ve modern tıbbın ışığından ayrılmamak. Ah! Ama umut, kalbimizi okşayan bir kuş tüyü işte, Emily Dickinson’ın şiirinde olduğu gibi… İçimi tatlı bir heyecan sarıyor. Aklım ve mantığımın karşısına bu heyecan, bu ümit dikiliveriyor.

Her neyse. Bu arada sizleri duyar gibiyim. Şimdi sizler de, benim önce içimden, daha sonra şefe doğrudan yönelttiğim soruyu kendi içinizden mırıldanıyorsunuzdur. ‘Eh be şef, madem böyle özelliklerin var, hiç mi ismin duyulmadı Avrupa’da? Amerikanya seni hâlâ keşfetmedi mi? Gerçekten böyle bir şey olsaydı, hepsi doluşuvermez miydi buraya?’

Ben de sordum, yanıtımı aldım. Evet, burada duyulmuşu var, keşfedilmişi var ve doluşulaverilmişi var gerçekten.

Amerika’dan ve İngiltere’den çok büyük ilaç firmaları, özellikle kanser iyileştirici reçetesi için şefe gelmiş ve kendileri adına çalışmasını, yapılacak ilaca öncü olmasını istemişler ama o köyünde kalarak Afrika’ya, ülkesine ve çevresine hizmet etmeyi yeğlediği için tüm bu önerileri reddetmiş. Biraz ısrar ettiğimde bu İngiliz kökenli firmanın adını ağzından aldım ama söz verdiğim için burada yazmıyorum.

Ama en azından sık sık İngiltere’ye gittiğini, iki kez Kraliçe II. Elizabeth’in huzuruna çıktığını, Avam Kamarası’nda konuşmacı olduğunu, bir çok Afrika kökenli doğal ilaç patentinde kendisinin görüşünün ve olurunun alındığını söyleyeyim size. Düşünün, ülkenin başkenti Harare’de 2009 yılındaki büyük kolera salgınında Kızılhaç yalvar yakar şefi alıp salgının olduğu yere götürmüş ve bilgisinden yararlanmış.

Hepsi bu kadar değil. Şef Mpisi, Afrika’nın güneyindeki ülkeler adına konferanslara katılıyor, uzman doktor ve doçentler yanına gelip haftalarca kalıyorlar bu alçak gönüllü Afrikalının yanında. Kendisine sorduğunuzda tam bir Afrika aşığı ve fanatik bir ‘kıtacı’ olduğunu söylüyor gülümseyerek. Tüm köy halkı ile tarlaya gidiyor, çalışıyor. Fındıktan kabağa, tahıldan meyvelere kadar ekin topluyor. Hatta verimin artması için küçük ve başarılı deneyler yapıyor.

İşte bu alçak gönüllü Afrikalı köylü, bu şef, yaşamı boyunca okula gitmemiş bu adam, elleri toprak kokan bu köylü alıyor beni, dolaştırıyor köyünde.

O zaman gelin biz de Mpisi ile biraz köyün içlerine girelim. Ben de değişik Afrika ülkelerinde on yıllara varan kıta deneyimimi burada gördüklerimle, şefin anlattıkları ile birleştireyim, size kısa ve hoş bir köy gezisi yaşatayım.

Köyün tam ortasında yuvarlak planlı bir ev var. Tüm köyün mutfağı burası. Dikkat edin, tüm köy yemeklerini gelip burada yapıyor. Ayrıca hanelerde başka mutfak yok. ‘Hastaları da mutfakta iyileştirdiğinizi hatırlıyorum Şef’ diyorum. ‘Evet’ diyor. Rahatsızlananlar köyün mutfağına getiriliyor, yedi gün burada kalıp tedavi görüyorlar. Sadece yemek hazırlanmıyor, sadece acil servis görevi görmüyor burası. Aynı zamanda aile meclislerinin de toplandığı, anlaşmazlıkların çözüldüğü yer mutfak. Düşünsenize tek bir göz oda onca amaca hizmet ediyor. Mutfak demişken yine unutmadan ekleyeyim.: Orta ve Güney Afrika ülkelerinde yaşayan yerliler, ölülerini de gömülmeden önce ‘mutfağa’ kaldırıyorlar.

Sadece mutfak değil, neredeyse her yapının çatısı aynı. Afrika’ya özgü bu çatı örgülerinin tamamı erkekler tarafından çalı ile ‘çatılıyor.’ Duvar kısmı ise kadınlara ait. Şefin dediği gibi ‘Muhtaç oldukları her şey doğada mevcut!’ Köyün killi toprağını su ile karıştırıp, son derece sağlam bir yapı malzemesi elde ediyorlar ve bununla duvarları çekiveriyorlar. Yapı bitti işte, inşaat paydos.

Afrika’ya düzenlediğim gezilerimde, kimi zaman işte bu köy mutfağında olduğu gibi yerel yerleşimlerde karşımıza çıkan, kimi zaman beş yıldızlı otellerimizin ya da vahşi doğa ve ormanların ortasında kaldığımız ultra lüks ‘Lodge’ların tepesini kaplayan çatıların neden yapıldığı sorulur bana sıklıkla.  Ben de yeri gelmişken ‘Öğreten adam’ modeli ile kısaca bilgi vereyim size. Bu sık dokulu sağlam otun adı Fil Otu. Bazı ülkelerde sorduğumda köylüler ‘Uganda Otu’ diyorlar.  Az su isteyen, böcek barındırmayan, çabuk kuruyan bu dayanıklı otun bilimsel adının ise ‘Pennisetum purpureum’ olduğunu Latincesever dostlarım için belirteyim.

Mutfağın yanından daha küçük bir bölüme geçiyoruz. Ürünlerini nemden, böcekten uzak tutmak ve uzun süre saklamak için yaptıkları bir silo, bir depo burası. Sonrasında pırıl pırıl çocukların yetiştiği okul. Okulun yanından şefin ofisine gidiyoruz. Bir kaç evrak, dergiler, çalışmalar… Duvarda tozlu tablolar. Eski bir radyo, geç kalmış bir Lateradio. Tozlu raflarda bir kaç araç gereç. Hiç bir şey atılmıyor, tekrar tekrar kullanılıyor burada.

Şefin ofisinin olduğu yerden arkadaki tarlaları görebiliyorum. Şimdi tam ekim zamanı. Yıl sonu başlayıp Mart’a kadar süren yağmur mevsimi, Nisan’da ise harman yeri.

Son olarak yolumuz  yanları açık, uzun çatılı köy meydanındaki yere düşüyor. Buranın adı Lapa ve genelde köy halkı burada bir araya geliyor, törenler burada yapılıyor. Florida’dan bir çiftin de gelip burada evlenmek istediklerini öğreniyorum. Köşede bir kaç genç kulaklarında kulaklık, yerel çıs-tak dinliyorlar. Ellerinde bıçak, satmak üzere ağaçtan gergedan oyan genç bir ustanın çevresinde toplanmışlar, bizi hafifçe baş sallayarak selâmlıyorlar. Herkes sanatçı burada.

Derin bir nefes alıyorum. Uygarlığın sıktığı avuçlarımı açıp, Andrew Marvell’in şiirinde anlattığı, sırtımda soluyan zamanın kanatlanmış arabasının kenetlediği dişlerimi aralayarak şefe dönüp yavaşça soruyorum:

‘Yahu Mpsi Şefim, gençliğinin, genç ve diri kalmanın, mutluluğunun sırrı, kısaca Afrika’nın büyüsü nedir?’

Gözleri ormanın üzerine takılıyor ve içini çekerek yanıtlıyor.

‘Bak Özge kardeşim’ diyor. ‘Elinde üç yüzük vardı ama, köye geleceğin için belki mahçup olursun diye çıkartmışsın. Aslında mahçup olmana gerek yok, özenmeyiz biz böyle şeylere. Bizim istediğimiz her şey var doğada. Örneğin evlendiğimizde eşimize yüzük takmayız. Yüzük dediğin olduğu yerde durur, ne uzar ne kısalır, ne büyür ne küçülür… Ha, belki biraz solar, ışıltısını kaybeder… Oysa biz bir inek veririz eşimize, düğün hediyesi olarak. Kocamandır, verimlidir, süt verir, doğurur, büyür, büyütür ve çoğalır…’

Biraz ara verip soluklanıyor ve sonrasında devam ediyor.

‘Uzun ve mutlu bir yaşam ise iyi bir eşe bağlıdır. Benim eşimde bulduğum güzellikler ve huzur gibi. Yaşam basittir burada… Erkek avlanır, toplar getirir, kadın hazırlar, pişirir. Erkek korur ve kollar, kadın büyütür.

Yapay ürünleri çok az sokarız yaşamımıza. Ama yaşamımıza girenleri de aklının almayacağı kadar değişik biçimde değerlendiririz sonrasında… Örülü otlardan ve plaklardan kadın çantası yaparız. Ummadığın şeyler birden bir erkek şapkasına dönüşür.

Bak Özge, örneğin biraz önce o çok sevdiğin kızarmış siyah Mopani tırtılını yediğin tabak ağaçtan oyulmuştur. Önce bir güzel oyar, biçim veririz, sonra ateşte yakarız tahtayı. İyice sertleşince özel bir yağı cila gibi süreriz, artık doğadan gelmiş tenceremiz, tabağımız, bardağımız hazırdır.

Her şey doğadan gelir, doğaya gider. Bu nedenle saygılıyızdır doğaya. Oysa Afrika’yı yabancılar bir başka gözle görür. Bilmezler ki Afrika kendi halkına aittir, bireylere ve kişilere değil…

Şimdi anladın mı sihirimizi, büyümüzü? İşte şimdi anladın mı neden Afrika’ya tekrar tekrar, yeniden geldiğini, geri döndüğünü?..’

Yanıt vermiyorum, veremiyorum. Söz orada bitiyor…

Erken batmaya meraklı Afrika güneşi Ko Mpisi’nin yamaçlarını yalayıp küçük hışırtılarla kaybolmaya başlıyor. Pembe turuncu ve kızıl bir gökyüzü kaplıyor üzerimizi.

Unutuyorum politikayı, savaşları, teknolojik dertlerimizi, günlük çekişmelerimizi.

Kamera havaya yükseliyor, ben köyde, aşağıda kalıyorum. Küçülüyoruz. Sahne kararırken Afrika büyüyor. Artık şef, ben ve Mpsi Köyü seçilemeyen küçücük bir noktaya dönüşüyoruz Afrika’da…

Ve bu kara kıtada bir gün daha bitiyor.

4 Yorum

  • Vefa Yıldız Şanlı 14 Aralık 2016 - 10:16 Reply

    Afrika adeta çağırıyor! Harika bir yazı, kaleminize sağlık. Gitmek istediğim yerler arasında.

    • ozgeersu 19 Aralık 2016 - 04:35 Reply

      Umarım bir gün sizi, eşinizi ve çocukları Afrika’da ağırlarım Vefa Hanım…

  • Nil Temeltaşı 14 Aralık 2016 - 10:52 Reply

    Sabah sizin büyülü AfriKa yazınızı okudum. Sanki orada idim, tüm yazı gözlerimin önünden güzel bir film şeridi gibi geçti. Adeta bir sinema filmi gibi heyecanlı başladı ve mutlu, huzurlu, dingin bitti.

    Sizi kutluyorum Özge Bey! Ne kadar akıcı ve yalın bir anlatım… Afrika sizin ile bütünleşmiş, adeta ruhunuza işlemiş. Sade yaşam, kirlenmemiş doğa ve insana saygının orada var olduüunu bir kez daha gördüm. Ülkeme ve halkıma da teknolojinin gereğinden fazla kirletmediği bir gelecek diliyorum.

    Nil Temeltaşı

    • ozgeersu 19 Aralık 2016 - 04:34 Reply

      Teşekkür ederim Nil Hanım, yazımı çok güzel betimlemişsiniz. Teknolojiye gelince, çok kötüye kullanmadıkça, onsuz bir dünya neredeyse yok gibi artık.

    YORUM YAP