ÖZGE ERSU HÜRRİYET İÇİN YILBAŞI RÜYA COĞRAFYALARINI YAZDI

0 • 20 Ocak 2013 • GEZİ YAZILARI • 1.833 GÖRÜNTÜLEME

Değerli Okurlar, Değerli Gezginler,

Yılbaşında gidilebilecek ilginç coğrafyalar hakkında bir yazı hazırlamam istendiğinde, aklım ve ruhum hemen uzaklara gitti. Kolayca ulaşılabilecek ve çoğu ayrıntısı bilinen seçenekler yerine, sizleri heyecanlandıracak içerikleri olan bölgeler seçmek geldi içimden. Bakalım bu dünyanın üç ayrı yerine dağılmış tatiller sizleri heyecanlandıracak mı?

 
Fotoğrafı büyütmek için lütfen tıklayınız

ICE HOTEL JUKKASJÄRVI
Kiruna, İsveç

Kanada ve Finlandiya gibi değişik kuzey ülkelerinde benzerleri olsa da, İsveç’in kuzeyinde, kutup dairesinin üzerinde yer alan Ice Hotel Jukkasjärvi, her zaman tüm orijinalliği ile kış aylarında değişik bir tatil arayanları ağırlamaya devam ediyor.

Kiruna yakınlarındaki buz otelin kuruluş hikayesi de oldukça ilginç: 1989’da bölgeye gelen Japon sanatçılar, buzdan heykeller yaparak bunları sergiliyor. Hemen sonrasında, 1990’da ise Fransız heykeltraş Jannot Derid de benzer eserlerini büyükçe bir buzdan kulübe içinde sergiliyor. O tarihlerde şehri ziyarete gelen bazı turistler, doluluk nedeni ile kalacak yer bulamadıklarında bu kulübe içinde kalmak üzere izin istiyor ve Ren geyiği postlarının üzerinde geçirdikleri ilk gece, Ice Hotel kavramının temellerini atıyor.

Her baharda, otelin yanındaki Torne Nehri’den kesilerek alınan 10.000 ton ağırlığındaki buz blokları, 30.000 ton sıkıştırılmış kar ile yakınlardaki bir soğuk hava deposuna kaldırılıyor. Aralık ayı gelip, hava sıcaklığı sürekli donma noktası altına düşmeye başladığında ise her sene yinelenen yapım süreci başlıyor.

Sıkıştırılmış kar, otelin duvarlarını ve yapının kendisini oluştururken, buz kalıpları da  tasarımda kullanılan kolon, heykel, yatak, hatta bardaki bardaklar için kullanılıyor. Bir sonraki seneye, tüm yapının ancak 1.000 ton kadarı yeniden kullanılmak üzere kalabiliyor.

Benim hemen her sene gezginleri götürdüğüm Buz Otel Jukkasjärvi aslında düşlendiği kadar uzak değil. Kış aylarında Türk Hava Yolları’nın her gün karşılıklı iki uçuşu var. Arzu ederseniz, Stockholm’de bir ya da iki gece kalarak, bu geziyi daha da güzel hale getirebilir, kış aylarında ada ve nehirlerin denizle birleştiği harika bir coğrafya üzerine kurulu başkentin keyfini de yaşayabilirsiniz. Stockholm’de Vasa Müzesi ve Gamla Stan adası başta olmak üzere gün boyu gezebilir, akşamınızı Nobel Ödülleri’nin dağıtıldığı Belediye Sarayı içerisindeki restaurantlardan birinde, arzu ettiğiniz senenin Nobel Ödül Yemeği menüsünü alarak süsleyebilirsiniz.

Stockholm’den SAS Havayolları ile Kiruna’ya uçuş yaklaşık bir buçuk saat. Arzu ederseniz sizleri alanda karşılayarak kısa bir yolculukla otele götürebilirler ama daha ilginç olanı, benim de yaptığım gibi, Husky’lerin çektiği kızaklarla bu transferi yapmak. Düşünsenize, yerli Sami’lerin kullandığı dörder kişi alabilen bu kızaklara binmeden önce, otel tarafından getirilen polarları giyiyor ve valizleri önden gönderiyorsunuz. Daha sonra ormanın içine girip, karlar ve donmuş göl üzerinden varıyorsunuz otele. Yolda bir dağ kulübesinde alacağınız geyik etli ve sebzeli öğle yemeği de hoş bir sürpriz.

Oteldeki buz odalar, kış aylarında sıcaklık dışarıda -35 derece iken, yaklaşık -7 derece oluyor. Buz kalıpları üzerine serilen geyik postları soğuğu kesse de, buz odalarda polar içerisinde yatılıyor. Genelde bir gece Buz oda ya da Suite’lerde geçirildikten sonra, diğer günler Kaamos adı verilen sıcak ünitelerde konaklama yapılıyor. Toplamda biri buz odalar olmak üzere en az üç gün kalmanızı öneriyorum, çünkü Sami’lerin geyik çiftliklerini gezmekten tutun, donmuş göl üzerinde snowmobile safariye, buz heykeltraşlığından sauna keyfine kadar uyapabileceğiniz öyle zevkli etkinlikler var ki.

Kimbilir, belki bazı geceler tüm gökyüzünü kaplayan düş gibi Kuzey Işıkları Aurora Borealis rengarenk düşer üzerinize…

VİYANA YILBAŞI OPERALARI
Viyana, Avusturya

Kış ayları ve özellikle Yılbaşı için kaçırılmayacak fırsatlardan biri de Avusturya’nın başkenti Viyana’da geçirilecek birkaç gün.

Kısa ve yoğun uçuşlarla İstanbul’dan iki buçuk saatte kolayca ulaşılabilen Viyana, lüks seçeneklerin yanısıra ekonomik konaklama açısından da değişik olanaklar sunuyor. Elbette ‘Innere Stadt’ adı verilen ve Ringstraße tarafından sınırlanmış şehir merkezinden uzak kalmamak en doğrusu. Alandan şehre gelmeden hemen önce de, Löwengasse üzerinde çok değişik bir mimari anlayışın ürünü olan Hundertwasserhaus’u görmeyi ve bir yorgunluk kahvesi içmeyi unutmayın.

Elbette bu tarihlerde Viyana denince akla ilk gelen, Filarmoni Orkestrası’nın Yılbaşı Konseri. Bu konseri izlemek için neredeyse bir sene önceden başvurmak gerekiyor. Üstelik yerler çoğunlukla kura ile dağıtılıyor. Tarih yaklaştıkça biletler karaborsaya düşüp inanılmaz fiyatlara satılıyor. Ama bu konsere yer bulamadı iseniz üzülmeyin, Kursalon başta olmak üzere, yine harika orkestraların verdiği o kadar güzel yeni yıl konserleri var ki. Hatta bu konserleri, yine çok keyifli Vals dersleri, zengin bir yılbaşı yemeği ve havai fişek gösterileri ile süsledikleri yılbaşı galaları da son derece moda bu aralar.

Viyana’da yılbaşı denince, en az 3-4 gün ayırmak uygun. Ama bu güzel şehrin tüm yönlerini görmek isterseniz, 5-6 gün kalmaya değer. Neler mi var, kısaca anlatmak isterim:

Mağaza ve hoş butiklerin açık olduğu gün ve saatlerde, Stephansdom çevresi  ve Kärtner Strasse tam bir alışveriş cenneti oluyor. Belki fyatlar çok ucuz değil ama, o kadar zevkli ürünler satılıyor ki… Ayrıca Yapacağınız şehir gezisinde de Opera, Parlamento Binası gibi neoklasik yapıları ve bu tarihlerde açık olan Noel ve Yılbaşı pazarlarını (Weihnachtsmarkt) görmek çok keyifli.

Viyana’da geçirdiğim yılbaşı günlerinde mutlaka uğradığım bir başka keyifli deneyimi paylaşayım sizinle: Şehrin içinde yer alan ve Avrupa’nın en eski eğlence parklarından biri olan ‘Riesenrad’ dönme dolabı harika bir Viyana manzarası için bizleri bekliyor. Elbette London Eye ve Singapore Flyer kadar büyük değil ama, dünyadaki ilk örnekler arasında yer aldığı için önemli. Üstelik o havada bizlere sunulan sürpriz sıcak içecekler ve kestaneli tatlar soğuk Viyana gününde içimizi ısıtıyor.

Hazır Osmanlı kuşatmaları sırasında kahve ile tanıştırdığımız bu şehirde iken, mutlaka soluklanmamız gereken, benim de en çok sevdiğim bir kaç ünlü café ismini paylaşayım sizinle: Café Hawelka, Café Landtmann, Café Central, Café Alt Wien:, Cafe Sacher, Demel, Café Schwarzenberg

Bir diğer günü, Viyana ormanlarına yapacağımız harika bir geziye ayırabiliriz. En prestijli Avusturya şaraplarının üretildiği bağların olduğu, Thermenregion Wienerwald olarak adlandırılan, Roma döneminden beri termalleri ile ünlü Höldrichsmühle‘de yemekten önce harika bir şarap tadımına ne dersiniz? Burada ‘Avusturya Kalite Ödülü’ almış şarapların tadımı yapılırken, üretim sürecine de tanık olunuyor. Şansınız varsa, yakınlardaki otellerde öğle yemeğinizi alırken, bir Franz Schubert konserine de denk gelebilirsiniz. Ünlü besteci Schubert, kariyerinin en parlak yıllarında bu bölgede ‘Ihlamur Ağacı’ (The Linden Tree – Lindenbaum) eserini bestelemiştir.

Yine hemen yakınımızda Avrupa’daki en ilginç yeraltı oluşumlarından biri ‘Seegrotte’ var. 1912 yılında bir maden ocağındaki patlama sonucu galerilere suların dolması ile ortaya çıkan Avrupa’daki en büyük yeraltı gölünü teknelerle gezmeye ne dersiniz? Bu mağara İkinci Dünya Savaşı’nda devlet şirketi Heinkel tarafından savaş uçağı fabrikası olarak kullanılmıştı. Durun, bu güzel gün daha bitmedi. Yolumuz üzerinde İmparatorluk ailesine ait, tarihe ‘Mayerling Faciası’ olarak geçen hüzünlü hikayenin yaşandığı Mayerling Av Köşkü var.

Köşk gezisi sonrası yorgunluğunuzu Baden bei Wien’de atabilirsiniz. Roma döneminde kurulup, Macar ve Türkler tarafından kuşatılan, termalleri ile ünlü bu kasabanın şirin sokakları çok hoşunuza gidecek. Hazır buralara gelmişken, artık çok turistik olmaya başlayan ve servis kalitesinden sıklıkla şikayet ettiğim Grinzing yerine Viyana’nın hemen dışındaki villalarda verilen bir akşam yemeğine katılmak daha güzel bence. ‘Heuriger’ akşam yemeklerinde ‘Gemütlichkeit’ adı verilen akşam keyfini herkesin paylaştığı bir deneyim bekliyor sizi. Bu yemekte, her çeşit ‘Wiener Schnitzel’ ve ülke mutfağına özel seçenekleri tadabilirsiniz.

Viyana tatilimizi noktalamadan önce eklemek isterim: Elbette kış aylarında Tuna’nın ne mavisi, ne Durnstein, Melk ya da Krems, vya de ne bir nehir gezisi var ama üzülmeyin. Yaklaşık bir saatte ulaşılabilen bir başka ülke ve başkentini de görmek isterseniz, Slovakya’daki Bratislava ilginç bir seçenek. Avrupa’da birbirine bu kadar yakın başka iki başkent yok. Yaz aylarında Tuna Nehri üzerindeki hızlı tekneler bir kaç  saatte ulaştırıyor sizi bu ik başkente. Kendine özgü bohem havası ve şehrin değişik yerlerine serpiştirilmiş son derece ilginç heykelleri ile Bratislava, bu coğrafyaya gelmişken bir gününüzü verebileceğiniz yerlerden.

İşte yılbaşında harika bir seçenek, kültür, gezi, doğal güzellikler, müzik ve ağız tadı dolu bir tatil, Viyana.

CAPE TOWN, JOHANNESBURG, KRUGER ve VICTORIA ŞELALELERİ
Güney Afrika ve Livingstone Zambia

İlk iki seçeneğimiz kışın, kar ve soğuğun keyfini çıkarttığımız coğrafyalardı. Ama soğuk sevmeyen, Yılbaşı tatilini biraz daha uzun tutabilecek okurlarımız için biraz uzağa, biraz sıcağa, biraz – pardon – oldukça güneye inelim: Afrika’nın en ucuna, Güney Afrika’ya. Ve zamanınız varsa, devamında Zambia’ya kadar uzanalım.

Türk Hava Yolları doğrudan uçuyor bu ülkeye. Zamanınıza göre, eğer Johannesburg ‘da bir kaç gün geçirmek, devamında Kurger doğal parkındaki özel Lodge’larda ‘Büyük Beş’in peşinden koşmak, hatta bir başka ülke Zambia’ya da 2-3 gün ayırmak isterseniz, uçuşlardan birinde Johannesburg’da inip Cape Town’dan dönebilir ya da tersini yapabilirsiniz. Çok yoğun bir tarihe denk gelmediğiniz sürece uçak biletleri oldukça uygun, bu ülkelerde de bütçenize göre değişik konaklama seçenekleri var.

On saati açan uçuş gözünüzü korkutmasın, saat farkı olmadığından uyum sorunu yok. Eğer Kruger Parkı’nda safari varsa programınızda, önceden yaptıracağınız bir kaç aşı ve alacağınız ilaçlar sizi bekliyor. Bunun dışında Güney Afrika ve Zambia’nın bu yazıda anlatacağımız bölgeleri için bu tür bir gereksinim yok.

Johannesburg aslında turistler ve hatta yaşayanlar için çok güvenli bir yer değil, suç oranı yüksek. Buna rağmen sunduğu güzellikler için bir kaç gün geçirmenize değer. Aslında Johannesburg’u gezip konaklama yapmadan Sun City’ye geçebilirsiniz. Beğeninin ikiye bölündüğü, kimisinin son derece hoşnut kalıp diğer yarısının ise ‘yapma’ bulduğu Sun City, ne denirse densin dalga havuzu, lüks ‘The Palace of the Lost City’ oteli, casino, balon ve Kruger’ın yanına yaklaşamasa da safari olanakları ile önemli bir çekim merkezi. Özellikle yoğun Güney Afrika tatillerini bitirmeden önce dinlenmek adına ilginç bir seçenek. Yine de yazacağım yerler arasında belki de son sıralarda yer almalı programlarınızda.

Johannesburg’da kaldığınızda, aracınızdan inmeden mutlaka bir bilen eşliğinde kısaca şehir merkezini görebilir ve on yıllarca süren ayrılıkçı politika Apartheid’ın ortaya çıkarttığı yıkıma tanık olabilirsiniz. Modern şehir günümüzde alışveriş merkezileri ve lüks konaklama olanakları ile Rosebank ve Sandton’a kaymış durumda. Ama belki Apartheid Museum ve So-We-To adı verilen South Western Townships yerleşimlerine yapacağınız geziler, böylesine bir yaşamdan Nobel ödüllü ünlüler çıkartabilen mucizeleri de ayaklarınıza serebilir. Bir öğleden sonra da, dünyanın en ünlü altın madenlerinden birinin içine girebilirsiniz.

Johannesburg’da kalmak istemezseniz, küçük uçaklarla ve kısa bir uçuş ile Kruger’a geçebilir ve gerçek safarinin keyfini çıkartabilirsiniz. Ülkenin diğer yerlerinde neredeyse bir arada görmenin olanaksız olduğu ‘Beş Büyük’ burada şansınız varsa avlanırken bile yanınızda olacaktır adeta. İster orta ölçekli ve uygun bütçeli otellerde kalabilir, isterseniz daha lüks özel Lodge seçeneklerini değerlendirebilirsiniz. İlk aklıma gelenler, benim de sıklıkla kaldığım Sabi Sabi, Mala Mala ve Chitwa

Johannesburg merkezli, Sun City konaklamalı ve Kruger ‘da safari ile süslediğiniz Güney Afrika tatilinizin başlangıcından sonra, günleriniz kısıtlı değilse, ara uçuş ile Zambia’ya geçebilir ve burada Dünya’nın en büyük şelalelerinden biri olan Victoria’nın hemen yanıbaşında konaklayacağımız Livingstone’a devam edebilirsiniz.

Otele varır varmaz ılık ıslak havlularla el, kol ve omuzlarınıza yapılan masajdan başlayarak, gün batımında Zambezi Nehri kıyısında bir kahve yudumlamaya, akşam yemeğinizi otelin çim kaplı bahçesinde alırken yanınıza dek yaklaşan zürafa ve zebralarla sohbet etmekten tutun dünyanın en büyük su duvarına sahip bu çağlayanın altında ıslanmaya dek, yapabileceklerimiz o kadar fazla ki…

Örneğin hepimiz gökkuşağını biliriz. Peki siz hiç Aykuşağı, ‘Moonbow’ gördünüz mü? Ya da yüzlerce metre aşağı dökülen şelalenin uçurumuna sadece bir kaç santim uzakta olan, adına ‘Şeytanın Havuzu’ (Devil’s Pool) denen bir doğal havuzda yüzdünüz mü? Ya da bu şehirdeki son gecenizi tarihi bir trende lüks akşam yemeği alarak noktalamaya ne dersiniz?  Arzu ederseniz, yılbaşında buralara gidecek olanların heveslerini kaçırmadan biz tekrar Güney Afrika’ya,  bu kez ara uçuşla kıta’nın neredeyse en güneyine, Cape Town’a uçarak bu uzun tatili noktalayalım.

Cape Town, eğer Güney Afrika’da tek bir şehire gelebilecek kadar az zamanınız varsa, bence en iyi seçenek. Elbette İstanbul’dan böylesine uzun bir uçak yolculuğu yaptıktan sonra, en az 3 gün 3 gece ayırmalısınız. Balina turlarına çıkmak ve ‘Beş Büyük’ yerine artık ‘Altı Büyük’ olarak adlandırılan aile içindeki yeni üye ‘Büyük Beyaz Köpekbalığı’ (The Big White) ile dalış yapmak isterseniz, bu tatili 4-5 günden aşağı tutmamanız gerek.

Cape Town’da ise yapılacak o kadar çok şey var ki… Kısa şehir turunda, çoğu programda yer almayan Company’s Garden içinde bir yürüyüş mutlaka gerekli. Hele bir de şehrin kuruluş amacını ve tarihini size anlatan birisi varsa, çok daha keyifli. Şehrin her bölgesi yine pek güvenli olmasa da, Waterfront son derece güzel ve şehir içindeki zamanınızın büyük bölümünü alacak.

Stellenbosch ve daha az bilinen, ama benim çok sevdiğim Franschoek kasabaları, şarap tadımı için mükemmel bir seçenek. Şarapla hiç ilgisi olmayanların bile zevkli sokaklarında zaman geçirebileceği, doğa harikası vadiler tüm gününüzü alıyor. Öğle yemeğinizi sıradan yerlerde değil, çok sık uğradığım Mont Rochelle’de almanızı öneririm. Manzarayı ve enfes modern mutfağı unutamayacaksınız.

Bir tam gün de Ümit Burnu gezisi için gerekiyor Güney Afrika’da. Dünyanın ucundaki fenerlerden birinde, sanki gözünüzü kıssanız Antartika’yı göreceğiniz havasını veren bu nokta, özellikle Keşifler Çağı için coğrafi bir dönüm noktası idi. Her zaman kulaklarınızı dolduran rüzgarın uğultusunda belki sonsuza dek bu burnu dönmeye çalışan Flying Dutchman Uçan Hollandalı’nın gemisinin gıcırtıları bile gelebilir kulağınıza.  Penguenleri, keyifli balıkçı kasabası Simon’s Town ve yüzlerce fokun yaşadığı Seal Island’a yapılabilecek bir tekne gezisi, bu günü dolduran diğer güzellikler.

Bu coğrafyada, bu günün gezisinde yer almasına rağmen çoğu gezginin görmeden, içinden geçmeden döndüğü Chapman’s Peak yolu ve dinlemediği hikayeler arasında yer alan dünyanın ilk ve tek orduya rütbe ile kayıtlı köpeği ‘Just Nuisance’ hikayelerini ise bu yine gazetemizdeki bir başka yazıya bırakalım.

Büyük dünyamızın biz gezginlere sunduğu yüzlerce seçenekten sadece üçü olan bu coğrafyaları umarım bu kış ya da ileride görme olanağı yakalayabilirsiniz.  En azından bu sayfalarda, gitmiş kadar olmasak ta, ağzımıza bir parmak bal çalabildi isek, ne mutlu bize.

1 Yorum

  • Süley Özden 20 Ocak 2013 - 10:55 Reply

    Özge Ersu Gezileri’nde Viyana’yı yeniden Özge Ersu gözüyle keşfettim. Çok keyifliydi… Dilerim herkes benim kadar şanslı olup birbaşka yeni yıl gezisinde Özge Ersu Gezileri’nde bu keyfi yaşar!

  • YORUM YAP