YÜZÜKLERİM VİETNAMDA ÖLÜRSE

6.765 • 15 Mart 2016 • APPLICATION, GEZİ YAZILARI • 7.373 GÖRÜNTÜLEME

ozge-ersu-gezi-yazilari-yuzuklerim-vietnamda-olurse

[10 Mart 2015 Salı, 13:50] Ha Long & Đường Lâm , Hà Nội Vietnam

Değerli Dostlarım,

Her ülkenin öyle bilinmedik, ilginç yönleri vardır ki anlatmakla, yazmakla bitmez. Vietnam’a düzenlediğim her gezide, huzurlu bahar sabahlarında ülkenin Kuzey bölgelerindeki başkent Hanoi’den doğa harikası Ha Long körfezi’ne ya da tarihi Đường Lâm köyüne giderken konuklarım bana hep yemyeşil pirinç tarlalarının arasına serpiştirilmiş çelenkleri ve taştan ya da mermerden yapılmış küçücük yapıları sorarlar.

Bu yapılar pirinç tarlalarının sahiplerinin yakınlarının mezarlarıdır aslında. Ben de oturur kendilerine kısaca ülkenin dinlere yaklaşımını, vatandaşlarının  ölüm ve sonrasına bakışlarını, cenaze törenlerini, mezarları anlatırım.

İşte sizi de şimdi bu ilginç dünyaya, bu küçük çalışmamla davet edeyim. Üniversitelerde verdiğim konferanslarımda sıklıkla işlediğim bir konudur dünya üzerindeki törenler, davranışlar ve inanışlar. Halkın arasında geçirdiğim süreçte öğrendiklerim, gördüklerim çoğu yazılı kaynakta yer almadığından yazımı ilginç bulacağınızı ümit ediyorum.

Aslında konu Güneydoğu Asya coğrafyasında kültürel kökleri çok eskiye giden Vietnam olunca, her biri uzun çalışmalar gerektiren bu konuları kısa bir çalışmaya sığdırmak elbette oldukça zorlaşıyor. İsterseniz sizlere genel ve teorik bilgiler vermekten çok ölüm törenlerini, cenazeleri ülkenin kendi gelenekleri doğrultusunda anlatayım. Yalnız süreçleri anlaşılır kılmak adına bu konu  ile çok yakın ilgisi olan dinlerden ve alt açılımlarından da kısaca söz etmem gerekiyor.

Vietnam’da din olgusunu, çoğu Güneydoğu Asya ülkesinde olduğu gibi ‘Üçlü İnanış’ çerçevesinde değerlendirilebiliriz. Vietnamlılar, Budizm, Konfüçyüsyanizm ve Taoizm Dao’nun ortak yönlerinden doğmuş olan bu üçlü din olgusuna yerel dilde ‘Tam Giáo’ derler.

Başka dinler de var ülkede. Örneğin Cao Đài ve diğer inanışlar da halk tarafından benimsenmiş durumda. Aslında bakmayın, ülkenin Fransız Çinhindi sömürgesi olduğu zamanlardan kalma ya da gelme yüzde sekiz ile on arası Katolik Hristiyanlar da önemli bir azınlık. Vietnam’da Katolik inancı demişken, bir başka yazımın konusu olan Yakın Dönem ve Modern Vietnam Mimarisi’nin en ilginç özelliklerinden birisi üç, dört ve en fazla altı metrelik çok dar ön cepheli apartmanları belirtmeden geçmek olmaz. Bu üç dört katlı apartmanların üst katlarında bulunan, eli ile üçleme (Teslis, Trinite) yapan dev mermer ya da taş Meryem Ana heykelleri de ülkeye giden tüm turistlerin ilgisini çeker.

Biz tekrar dine, dinlere dönelim. Yoldan geçen kısa boylu, güler yüzlü bir Vietnamlıyı çevirip, ‘Sen hangi dindensin?’ diye sorarsanız, yanıtlamakta zorlanır. Aslında Vietnam Budizmi (Mayahana) ağırlıkta olsa da, tüm bu kültürlerde karşımıza çıkan ‘Atalara Tapınma’ bu toplumda ve bu tanım içerisinde kendisine öncelikli yer bulur.

Bu nedenle herhangi bir Budist tapınağında, Konfüçyüs sunağında ya da bir diğer inanışa ait dini bir yerde neredeyse herkes büyük bir rahatlıkla gelip duasını eder, ibadetini serbestçe yerine getirir. Bu ayırıma karşın çoğu Vietnamlı hangi dini anlayışın üyesi olursa olsun ata inancını öne çıkartır, ev ve işyerlerinde küçük sunaklar hazırlar ve buralarda adak yapar.  Elbette, sosyalist rejimin din konusunda halkını (gereğinden fazla) serbest bıraktığını, Komunist Parti ve rejim zararına bir tehdit oluşturmayan dini çalışmalara izin verdiğini de söyleyeyim.

İşte tüm bu ayırımlardan yola çıkarak, ölüm ve ölüm sonrası inanışların, törenlerin ülkede büyük değişiklikler göstermesi son derece doğaldır. Anlattığım konuya geri dönmek adına konuklarımın sorduğu mezarları, Vietnam kırsalındaki inanışlar çerçevesinde, kendi deneyim ve yaşanmışlıklarımı da ekleyerek anlatmaya başlayayım isterseniz.

‘Pirinç tarlaları, tarlaların sahipleri ve ölenlerin yakınları’ diye söze başlamıştım anımsarsanız. Sahip derken bu ülkeyi yöneten Sosyalist rejimin alışılagelmiş kooperatif anlayışı yerine, köylüsüne bu alanları elli yıllık bir süre için hibe ettiğini, tohumunu, gübresini, ilacını verdiğini ve hatta bu arazilerin alım ve satımını da serbest bıraktığını belirtmem gerekiyor. İşte bu gördüğümüz, su içindeki yemyeşil pirinç tarlaları içindeki yapılar da, arazi sahiplerinin yakınlarının mezarları. Aslında çoğunlukla ikinci mezarları, çünkü başka bir yerden, ilk mezarlarından daha sonra buraya getiriliyorlar.

O zaman biz konuyu en başından inceleyelim. Ölüm gerçekleştiğinde, Vietnamlılar İslamiyet anlayışında olduğu gibi sevdiklerini ‘olabildiğince erken’ toprağa vermeye çalışmıyorlar. Başka yerlerde olan eş, dost, akrabanın gelerek bu süreçte yer almasını istiyorlar. Bu zaman aslında üç dört gün ama gecikmelerle bir haftaya dek çıkabiliyor.  Size az bilinen bir bilgi vereyim: Ölen, çocuk ya da genç ise bu süreç belki sıralı ölümden daha acı bir kayıp olduğu için çok daha kısalıyor.

Çin kültüründe olduğu gibi, ölüye ‘diğer tarafta’ gerekebilecek, rahat ettirecek ya da bu yaşamda çok sevdiği, hatta belki de isteyip ulaşamadığı eşyalar da, maket olarak törende kullanılıyor. Küçük arabalardan karton bilgisayarlara, altın Amerikan Doları destelerinden kişisel ürünlere kadar çok ilginç adaklar görmek olası.

Ölünün ağzına bu yolculukta aç kalmasın diye bir tutam haşlanmış pirinç konuyor, dişlerinin arasına da üç adet bozuk para ve ‘Ngam Ham’ adı verilen bir çift yemek çubuğu sıkıştırılıyor. Yıkanan ve ‘Kham Niem’ dedikleri beyaz kumaş ile kefenlenen beden çimen bir zemine yatırılıyor. Buradaki amaç neredeyse her dinde karşımıza çıkan ‘Topraktan gelip toprağa gitme’ döngüsünün gerçekleşiyor olması.

Daha sonra ölü normal boyutlardaki kırmızı ahşap bir tabuta, ‘Nhap Quan’ içine konuyor, böylece ‘Thanh Phuc’, yani cenaze töreni resmi giysilere bürünmüş katılımcılar eşliğinde başlıyor. Tabut üzerine, ölen yetişkin ise sarı, zaman zaman sarı ortasına kırmızı çiçeklerden yapılmış çelenk konuyor. Çocuk ve genç cenazesinde ise bu çelengi beyaz çiçeklerle hazırlamak gerekiyor. Mezarlığa kadar olan ‘Dua tang’ yürüyüşünde tabut taşınırken, biraz önce sözünü ettiğim maket adaklar da yola serpiştiriliyor. Daha sonra tabut açılan mezara konuyor ve üstü örtülüyor.

Sıklıkla ‘Budist inanış yaygınsa, neden yakılmıyorlar? diye sorar konuklarım. Yakılma, Hindistan veya diğer Budist ülkeler kadar yaygın değil ama artık modern düşünceli Vietnamlılar arasında, öldükten sonra yakılmak isteyenlerin sayısı hızla artıyor.

Biz törene dönelim. Defin sonrası üç gün yas var. Yas sonrası aile mezarı tekrar ziyaret ediyor ve ‘Mo Cua Ma’ töreni ile mezarı hafifçe açarak ölü bedeni kontrol ediyor. Bu arada her gün mezara aralıksız haşlanmış beyaz pirinç getirilip bırakıldığında eklemeliyim.

Bizdeki ‘kırkının çıkması’na tam olarak benzemese de ölümden tam kırk dokuz gün sonra ‘Chung That’ zamanı geliyor ve artık ruhun huzura kavuştuğu kabul edilerek pirinç taşıma sonlandırılıyor. İlk aşamadaki yüzüncü günün sonunda aile ‘Tot Khoc’u yani yasın, göz yaşlarının sona erişini kutluyor. Ölümün birinci yıl dönümünde bir başka tören gerçekleştiriliyor, tam iki yıl sonra da resmi yas sona eriyor.

Geçtiğimiz yıllarda eski adı ile Saigon’da, Ho Chi Minh City’de katıldığım bir cenaze töreninde çanların çalındığı, ölenin yakınlarının başına pamukların konulduğu ve dini şarkıların söylendiği ritüel içinde yer almıştım. Hatta o törende çok ender de olsa, ölenin geri gelerek, katılımcılardan birinin içine girip bu kişiyi transa geçirdiği ve yaşayanlarla ilişki kurduğunu söylediği bir duruma da tanıklık etmiştim.

Şimdi buraya kadar normal mezarlıklarda gerçekleştirilen bu ayrıntılı törenler oldukça anlaşılabilir. Bu arada belirtmeliyim, arzu eden köylüler mezarlıklar yerine bu ilk aşamada ender de olsa, doğrudan kendi tarlalarını ya da evlerinin bahçelerini kullanabiliyorlar.

Ama hâla pirinç tarlalarındaki küçük mezarların ne anlama geldiğini merak ediyorsanız, anlatmaya devam edeyim. Yukarıda anlattığım süreç sonrası aradan üç sene geçince, eğer aile isterse yakınlarının ‘normal mezarlıkardaki bu normal mezarları’nı açarak, ölünün durumuna bakıyor. Bu süre aslında tüm bedenin ‘toprağa karışması’ yani iskelete dönüşmesi için yeterli. Unutmayalım ki önce gözler karışıyor toprağa, ne ilginçtir ki en son yok olan ise kadınların rahmi. Eğer gömü tümüyle iskelet halini almamışsa mezar tekrar kapatılıp iki sene daha bekleniyor. Ama bu ilk aşama ne olursa olsun toplamda beş seneyi geçmiyor.

Bu mezar açılışının kesinlike akşam ya da sabaha karşı yapılması gerekiyor, kemiklerin üzerine güneşin düşmemesi, gün ışığının değmemesi son derece önemli. Yine gelenek gereği kemiklere sadece ölenin en büyük oğlu dokunabiliyor. Büyük oğul yoksa ailedeki en yaşlı erkek bu görevi yerine getiriyor. Toplanan kemikler ‘saf su’ olarak değerlendirdikleri pirinç votkası ile yıkanıyor. Ben ise bu geleneğin manevi anlamının yanısıra pratikte olası mikroplara karşı bir önlem olduğunu da düşünüyorum.

Daha sonra kemikler çok daha küçük, neredeyse iri bir kutu boyutlarındaki ikinci tabuta yerleştiriliyor. Kırmızı ve sarı renkli  bu ahşap tabut, ailenin sabahın erken saatlerinden gün batımına dek neredeyse tüm zamanını geçirdiği pirinç tarlalarına defnediliyor. Üstüne ve çevresine betondan, taştan, bu bölgelerde ‘laterit’ adı verilen kızıl kil ile yapılmış tuğlalardan ve zaman zaman da mermerden küçük bir mezar yapılıyor. Pirinç tarlası olmayan bir aile eğer isterse bu küçük mezarı evin bahçesine de koyabiliyor.

İşte yazımın en başında konuklarımın sorduğu, Vietnam’ın yemyeşil pirinç tarlaları içindeki küçük mezarların öyküsü bu vdeğerli dostlarım. Bu arada modern Vietnamlıların bu törenleri nasıl yaptığını soracak olursanız, süreç çok daha kısa ve hızlı. Ölen tek bir kez asıl mezarına hızla gömülüyor ve yalnızca bir kaç ziyaret ile anılıyor.

Değerli Dostlarım,

Dünyayı aralıksız dolaşan, yılın önemli bir bölümünü ve yaşamını yollarda geçiren biri olarak bu gezilerimden birinde, ‘Eğer Vietnamlı olsam, ya da Vietnam’da ölsem, bu geleneklere uygun gömülsem, neler hissederdim?’ diye düşündüm. Ha Long Bay’e kadar olan yolda da bir taraftan gözüm tarlalarda, diğer taraftan da elim ve aklım beyaz bir not defterinin üzerinde, küçük bir şiir karaladım.

Aslında Çok şiir yazmam, yazmış olmak için yazmam. İşte arasıra böyle yoğunlaşıverir duygularım ve satırlar elimdeki kalemden kâğıda akıp gidiverir. Belki çok gezmişliğim ve çok görmüşlüğümden olsa gerek, ölüm olayına hep yakın hissederim kendimi. Bir travmam yoktur, her an hazır olduğumu kabul ederim. Bir İrlanda atasözünün dediği gibi ‘Yaş almış, yaşlanmış olmaktan korkmam, çünkü dünyaya ayak basmış çoğu insan evlâdının bu ayrıcalıktan yoksun olduğunu’ erken yaşlarda öldüğünü düşünür, onlar adına üzülürken, kendi adıma ise hep şükrederim. Yapamadıklarımı, yapamayacaklarımı düşünüp hüzünlenmek, yakınmak yerine şimdiye dek yaşadıklarımla, yapabildiklerimle kendimi avuturum. Sonuçta, yarının bile bizlere söz verilmediğini hepimiz biliyoruz.

İşte tüm bu düşünceler, bilgilerim ve gördüklerimle, bu nefes kesici yolculukta yazdığım, Vietnam’da ölürsem gerçekleşebilecek bir töreni ve sonrasını, aklıma düştüğünce yazıya döktüğüm bir şiir olarak sizlere sunmak istiyorum.

Umarım yazımı beğenmişsinizdir, yine umarım şiir de hoşunuza gider.

 

YÜZÜKLERİM VIETNAM’DA ÖLÜRSE

 

Olur da bir gün

Şiirimin kaderinde

Üç yüz kuruşluk üç yüzüğüm

Bu topraklarda ölürse,

Haber sal dostlara, bilsinler.

Bilsinler de, gelmesinler…

 

Asya’nın güneyinde,

İki töre arasında,

Sen sakın üzülme!

Eğer yüzüklerim

Olur da bir gün

Vietnam’da ölürse.

 

Başlayalım:

Uğurlamayı Hanoi usûlü isterim bak!

Ben hem Viet, Türk’üm. Toy la to niki

Öğle namazı bitsin her şey.

On bir kırk beş, bilemedin on iki.

Belki yağmur, az gök gürültüsü,

Tek telli Dan Bau tıngırtısı.

 

Üstüme biraz çiçek koy yeter.

Bana uymaz bilirsin

Beyaz çelenk gençler için.

Benim yaş olmuş kırk dokuz elli,

Koyacağın üç günlük çiçeğin rengi

Zaten belli.

Bir buketin yarısı,

Onun da sarısı…

 

Beklemeyin uzakları

Zaman az, çabuk!

Dudağımda üç para,

Düşlerimde

Yaşanmamışlıkların tatlı hatırası.

Dişlerimde iki çubuk.

 

Kefenim beyaz olmasın ha! Hem şişman, hem pişman gösteriyor…

Kemik rengi uyar bana, belki hafif turuncu

Üstüme az haşlanmış Ha Long pirinci.

 

Ağlamayın be! Kızıyorum herkes üzgün olunca.

Ben severim törenlerimi

Kısa, dertsiz ve düzgün olunca…

İşiniz mi yok?

Pirinç mi taşınır mezara, yüz gün boyunca?

 

Önce ahşap, kırmızı boyalı tabutum.

Beni üç beş sene unutun.

Zamanı gelince açılayım.

Açılayım da, çekip küçüleyim.

Sonra kızıl kilden gömü kutusu,

Bozulmuş mu kefenimin ütüsü?

Uğraşmayın süsü takısıyla.

Saf su niyetine yıkayın kemiklerimi

Ucuz pirinç rakısıyla.

Yine bitsin erken,

Gün kemiğime değmeden.

 

Çok şey istemem:

Su geçirmez bir şarkıçalar…

İçinde

Lateradio ve Laterna’da çaldığım parçalar.

 

Dinlerim kendi müziklerimi.

Ha! Unutmadan yanıma koy,

Vietnam’da ölmüş yüzüklerimi…

2 Yorum

  • Özlem Alp 1 Kasım 2015 - 16:17 Reply

    Bu yazı insanı her satırında pek çok duygu karmaşasına götürüp sonra kendine getiriyor. Etkileyici bir yazı ve şiir. Teşekkürler Özge Ersu. Eline, bilgilerine sağlık. Elbette yüzüklerine de. Ölürsek, ölürüz. Bütün insanlar ölümlü ama önce yaşayacağız!

    • ozgeersu 13 Kasım 2015 - 03:14 Reply

      Özlem Hanım,

      Dediğiniz doğru. Önce yaşayacağız!

    YORUM YAP